30 Aralık 2015 Çarşamba

Yaratma Süreci


Hayat yaratıcılıktır, keşif değil.
Yaratma sürecinin araçları ise;
Düşünce,
Söz,
Davranıştır.
Tanrı ile Sohbet / Neale Donald Walsch

27 Aralık 2015 Pazar

Hayat Gerçekleşiyor



Yaşamdaki durumlar da tam olarak insanlar gibidir. Yaşamda hangi durumda olursanız olun, onun içerisindesinizdir, çünkü bir şekilde onunla da titreşimsel denklik içerisinizdedir.
Eğer "kötü bir durumdaysanız", bunun için hiçbir şekilde sorumluluk almak istememenizi ve hatta bunu itiraf etmeniz gerektiğine dair mutlak düşünceden de pekala rencide olabileceğinizi biliyorum.
Ancak, titreşimsel rezonans içerisinde olduğumuz o şeyleri yaşantımıza çektiğimize dair Çekim Yasası' nın en basit temel dayanağını anlayıp kabul ettiğinizde yasayı hiçbir şeyin "kıramayacağını" er ya da geç görebileceksiniz. Eğer bir şeyle rezonans içerisinde değilseniz, o şey yaşantınızın bir parçası olamaz. Direnç, onu kolayca bir kenara itecektir.

Bob Doyle/Power

25 Aralık 2015 Cuma

İyileştiren Nefes


"Siz endişeli, sıkıntılı, huzursuzken ya da kafanız karışıkken, bedenin içinden daha çok dışında prana vardır. Kendinizi iyi hissetmediğinizde, prana' nın kalitesi ve bedenin içindeki yoğunluğu azalmıştır. Bedende çok az prana' nın bulunması sıkışıp kalma ya da kısıtlanma hissi olarak ifade edilebilir. O ayrıca herhangi bir şey yapma dürtüsünden, isteğinden yoksunluk olarak da ortaya çıkabilir; siz cansız ve ilgisizsinizdir, hatta depresyondasınızdır. Bedende prana yokken fiziksel hastalıklara yakalanabilirsiniz. Yoga Sutra, nefesteki düzensizliklerin çok farklı formlar alabileceğinden söz eder. Öte yandan, ne kadar dingin ve dengeliysek, prana' mız bedenimizin dışına o kadar az dağılır. Ve eğer tüm prana bedenimizin içindeyse, hastalıklara yakalanmayız."
İyileştiren Nefes/Luis S.R.Vas

20 Aralık 2015 Pazar

Hayatımı değiştiren olaylar

İlkokul son sınıftaydım. Başarılı bir öğrenci miydim bilmiyorum? Zaten o zamanlarda bir ilkokul öğrencisi için başarılı olmak, sınıfınızdaki kişilerle aranızdaki farkla ölçülebilirdi ancak. İlkokula ait anılarım da zaten oldukça zayıftı. Ancak başımdan geçen bir olay vardı ki hiç unutmamıştım. Ekim ayının bir cumartesi günüydü. Sabah saatleriydi. İzmir Göztepe Kız Meslek Lisesi' nin bahçesinde top oynuyorduk. Top bir an için merdivenle inilen başka bir bahçeye düştü. Her zamanki gibi hiç kimse topu almaya gitmek istemiyordu. Herkes birbirine bakıp bekliyordu. İşte o sırada merdivenlerden benim yaşlarımda bir kız çocuğu elinde topla geldi. Topu diğer arkadaşlarımın olduğu tarafa atarak bana doğru ilerledi. "Benimle gelmen gerekiyor." dedi. Çok etkileyici, büyülü bir kızdı. Küçük yaşta bile bu farkettiğim bir ayrıntıydı. Nedense hiç itiraz etmedim. Hemen peşine takıldım. Bir saatten fazla sokakların arasında yürüdük. Daha sonradan Göztepe'den Halil Rıfat Paşa'ya kadar yürüdüğümüzü öğrenmiştim. Eskilerin beton yol dediği bir yere gelmiştik. Kız beni başka bir okulun bahçesine götürmüştü. Okul açıktı. Üçüncü katta 207 no'lu sınıfın önüne gelmiştik. "İçeri gir başlamak üzere." dedi. Sınıfa girdim. İçeride bütün sıralar doluydu. Öğretmen "Çabuk acele et. En arkaya geç sınav yeni başladı." dedi. En arka sıraya oturdum. Önüme bir sınav kitapçığı, birde çoktan seçmeli sınavların işaretlendiği bir cevap anahtarı koymuşlardı. Ömrümde ilk kez bunları görüyordum. Öğretmen bu durumumu anlamış olacak ki, soru kitapçığını açarak bu soruyu oku cevabı da bu kağıttan kutucuklara işaretle diye anlatmıştı.
Her şeyi daha sonradan öğrenmiştim. Burası İzmir Büyük Dershane' ydi. Bu haftasonu yapılan seviye tespit sınavıydı ve ben bu sınavda dereceye girmiştim. Ücretsiz olarak kaydettiler. Orta okulu ve liseyi en iyi derecelerle bitirdim. Üniversite sınavında yüksek bir puanla Hacettepe Tıp Fakültesine girdim.
O günkü o kız bütün hayatımın akışını değiştirmişti. Ben de diğer arkadaşlarım gibi ilkokulu bitirecek ve sonra da çırak olarak bir yerlerde çalışacakken, bir dershanenin özellikli öğrencisi olmuş, yıllarca başarılı bir okul hayatı geçirmiştim.  
Uzun yıllara bu olayı unutmuştum. Sanki hiç yaşanmamıştı.
Üniversite birinci sınıftaydım. Final sınavında  yine soru kitapçıkları önümde cevap anahtarında soruları işaretlemiştim. Sınavın bitmesine birkaç dakika kalmıştı. Denetmenlerden biri topuklu ayakkabısının çıkardığı sesle amfideki merdivenleri inerek yavaşça yanıma yaklaştı. Cevap anahtarımı eliyle kapattı. Başımı kaldırıp denetmene baktım. Kağıttan elini çekti. İki yüz soru nun tamamını işaretlemiş olmama rağmen, elini kağıdın üzerinden çektiği anda cevap kağıdı tamamen silinmişti. Bomboştu. Şaşkınlıkla denetmene baktım. O yüzü ikinci kez görüyordum. Yüz hatları hiç değişmemişti. İzmir Göztepe Kız Melek Lisesi bahçesindeki ilk gördüğüm andan hiç farkı yoktu. Sadece fiziki olarak büyümüştü. O sırada zil çaldı, sınav bitmişti. Soru kitapçığını ve cevap kağıdını alarak yanımdan uzaklaştı. O yıl sınıfta kaldım. Hayatım yine tamamen değişti.
Peki bütün bunları niye yazıyorum. 
Bu hafta sonu Mevsim'i bale kursuna götürmüştüm. Ansera' da kafe'de dersin bitmesini bekliyordum. Başım önde Tanrılar Okulu' nu okuyordum. Masama biri yaklaşıp oturdu. Başımı kaldırdığımda onu gördüm. Görür görmez tanıdım. "Yaz" dedi. "Anlamadım. Neyi yazayım dedim." Tekrar "Yaz" dedi ve hızlıca kalkıp gitti.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Öğrencilik Anıları

Her zaman yaptığımız gibi Tinto Blanco'da çocuklara yemek yedirdim. Yemek sırasında Tinto Blanco'da barkovizyonda Joan Baez ile Mercedes Sosa, Gracias A La Vida 'yı birlikte söylüyorlardı. Harika bir videoydu. Hemen alta videoyu ekledim.






Tabi bu videoyu izlerken anılar aktı gitti..1989 yılında Joan Baez' in Ankara Hipodrom'undaki konserini hatırladım. Ankara' nın ılık bir akşamüstüsünde yayılmıştık çimenlere. Başımızda kavak yelleri, elimizde biralar..Joan Baez..

Geçen Temmuz'da Zeynep Oral' ın bu konserle ilgili bir yazısı vardı Cumhuriyet' te.

"Ankara’da Murat Karayalçın belediye başkanı... (1989) Ankara Hipodromu’nda konseri var. Tam üniversite sınavlarının bittiği günün akşamı. 50 bin genç Hipodrom alanını doldurmuş. Finale doğru herkes ayakta! Gençler sarmaş dolaş dans ediyor. “Gracias a la Vida” şarkısını finalde beş kez tekrarlatıyorlar.. “Gençler birbirlerinden ayrılsın istemedim” diyor, bir daha söylüyor. Bir de polislere rica ediyor, “Kasklarınız çok parlıyor, acaba çıkarabilir misiniz” diye. Ve evet, evet çıkarıyorlar. Hepimiz polisleri alkışlıyoruz!"




Daha sonralarda Joan Baez' in Türkiye'ye ilk kez 1989 yılında geldiğini Refik Durbaş'ın Sabah Gazetesi'ndeki yazısından öğrendim. İlk olarak İstanbul'da konser vermiş. Bu konser öncesi Sultanahmet'i gezmiş. Ayasoyfa ve Sultanahmet Caminden etkilenmiş. İstanbul üzerine duygularını bir şiire dökmüş. Refik Durbaş'ın bu güzel yazısının geri kalanını olduğu gibi aktarıyorum. 

"Konseri vereceği gün Sultanahmet'i dolaşır. Ayasofya ile Sultanahmet camisinin kardeşliğine vurulur. Boğaz'ın güzelliği duygularını ayaklandırır ve bu heyecanına bir şiirle hayat vermek ister. İstanbul'un güzelliği karşısında duygularını söylediği şarkılarla birlikte şiiriyle de paylaşmak istemektedir. 
O yıllar "Milliyet Sanat Dergisi"ni yöneten Zeynep Oral, şiiri Türkçe'ye çevirmiştir, buna bir de "şair eli" değsin diye düşünür. 
Akşam, Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı'nda konser başlamak üzeredir.
Sahnede Joan Baez ile Genco Erkal... Ve sürpriz: Genco Erkal şiirin Türkçe'sini, Baez de İngilizce'sini okuduktan sonra şöyle diyecektir: "Ben, İstanbul üzerine duygularımı kelimelere dökmeye çalıştım, ama duygularım Türkiye'nin iyi bir şairi elinde Türkçe'de yeniden yaratıldı. Bu şaire, Refik Durbaş'a teşekkür ederim."" 
(http://www.sabah.com.tr/yazarlar/durbas/2004/07/21/yuregin_sesi_joan_baez)


O günkü konser gününü üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen çok iyi hatırlıyorum. Daha yolun başındaydık...

6 Aralık 2015 Pazar

Tanrılar Okulu



İnsanlar uzun yıllar boyunca kendilerini ıstırap ve yoksulluğa adadıkları  kadar kararlı bir şekilde, güzellik ve uyum içinde olmaya adasalardı ve düşüncenin yaratıcı gücünden haberdar olabilselerdi, geçmişi ve kaderlerini dönüştürebilirlerdi. Dünya bir yeryüzü cenneti olurdu.
Dreamer
Tanrılar Okulu
#kitapagaci
#kitapagacikisiselgelisimkulubu

MARTI JONATHAN LIVINGSTON - RICHARD BACH


Bu bir martı kitabı değildir.




30 Kasım 2015 Pazartesi

DemliHayat-Şiir


Benim karım ARI;
Çünkü kızım,
BAL gibi.

Demli Hayat 2011 Ankara

22 Kasım 2015 Pazar

Kişi başına düşen kitap

Japonya'da kişi başına 25 kitap düşerken, Türkiye'de 6 kişiye 1 kitap düşüyormuş.



Kitap Üzerine İstatistik Bilgiler

- Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan'da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken, Türkiye'de bu rakam 2000 - 3000 civarında basılmaktadır.

- Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye'de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındadır. Türkiye'de her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor. - Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de sadece 23 milyon.

- Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada.

- Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.

- Türkiye'de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965'e göre 14 kat arttı. Ama Yüksek Öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965'in de altında kaldı. 



 Dünyada Bir Yılda Ders Kitapları Hariç Basılan Kitap Sayısı Amerika
Almanya    65 000
İngiltere     48 000
Fransa        39 000
Brezilya     13 000
Türkiye       6 031

21 Kasım 2015 Cumartesi

İçimizdeki Kapıları Açmak - 22 Kasım

"Daima yaşamın iyi tarafını gör. Yalnız en iyi olanın gelmesini bekle ve gelişine tanık ol. Asla içinde olduğun olumsuz durum için bir başkasını suçlama. Sen kendi kendinin efendisisin; resmin öbür yanını çevirip öbür tarafta olanı görmek senin seçimine bağlıdır. Eğer sen yaşamın kasvetli kısmını görmeyi seçersen, kendine, gerçek özgürlüğün tadını bilen ruhları çekmeyi bekleme, çünkü benzer benzeri çeker ve sen de kendine seninle aynı durumda olan ruhları çekeceksin. Sen dünyanın tam tepesinde olduğunda ve sevgi senden özgürce aktığında, sen herkesi kendine çekersin, çünkü neşeli bir ruhu herkes sever. Bir durumu ya da kişiyi yukarı çekmeyi, daha iyiye yükseltmeyi öğren ve asla bir başkasının davranışının seni aşağı, üzüntünün derinliklerine çekmesine izin verme. Sen burada huzur, uyum, güzellik ve mükemmeliyet yaratmak için, yaşamdaki en iyiyi yaratmak için varsın. O zaman hadi durma, bunun için bir şeyler yap."

9 Kasım 2015 Pazartesi

Çin'li ile Steven Spielberg

Çinli ile Steven Spielberg
Çinli bir bara girer ve orada Steven Spielberg'i görür onun bir hayranı olduğu için yanına koşar ve imzalı bir fotograf ister Spielberg beklenmedik bir sekilde Çinli'yi tokatlar şaşkın Çin'li sorar:
"Neden böyle yaptınız?"
Spielberg "Siz II. Dünya Savaşında bizim Pearl Harbour limanını bombaladınız" Çin'li daha da şaşkın:
"Ama onlar Japonlardı, ben ise Çin'liyim.!.." Spielberg: " Çin'li, Japon, Koreli, Vietnamlı, hepsi aynı bok" Bunun üzerine Çin'li de Spielberg'e bir tokat atar. Bu defa şaşkın
Spielberg sorar: "Peki sen beni niye tokatladın?"
Çin'li: "Siz de Titanic'i batırdınız, Titanik'deki yolcular arasında benim atalarım vardı"
Spielberg: "Manyak mısın, Titanik'i batıran bir 'Aysberg'di"
Çin'li: "Aysberg, Spielberg, Carlsberg, hepsi aynı bok"

8 Kasım 2015 Pazar

7.Caddede Tanrı ile sohbet


Bir arkadaşımla Bahçeli 7.Caddede buluşmak için sözleşmiştik. Saate baktım. Buluşmamıza daha bir saat vardı. Kendimi aç hissettiğim için etrafta pizzacı aradım. Vejeteryan olduğumdan dışarıdaki yemek seçeneğim oldukça azdır. Ömrüm boyunca "Ne yemek yersiniz?" sorusuna "Fark etmez. Ne olsa yerim." diyenlere imrenmişimdir. Oysa tüm menüde, benim için bir iki tane seçenek anca bulunur.
Garsona vejeteryan pizza siparişi verdikten sonra çantamın içindeki kitaplardan, "Tanrı ile Sohbet-1" i çıkardım. Kitapağacı kişisel gelişim kulübünün bu ayki okuma kitabıydı. Nerede kaldığımı bulmak için sayfalara hızlıca göz gezdirdim. Kitap okurken kitap ayıracı hiç kullanmadığım gibi, kaldığım yeri işaretlemek için kitabın ucunu kıvırmam, arasına herhangi birşey de koymam. Çünkü kaldığım yeri ararken sanki kitabın son bölümlerinin bir özetini okumuş gibi hissederim kendimi. Paragrafların ve sayfaların bir bölümünü okur, atlayarak diğer sayfalara geçer ve kaldığım yeri bulurum. Hatta, okuduğum bazı yerleri yeniden okuyunca, dikkat etmediğim anlamları keşfeder ve orayı yeniden okurum. İşte gözden kaçırdığım bir bölüm daha;
"Bilmek, yoğun şükran duygusunun olduğu yerde olur. Şükran, önceden teşekkür etmektir. İşte bu yaratıcılığın en büyük anahtarıdır;yaratılacak olan için önceden memnuniyet duymak, önceden bilmek. Bu, ustalığın göstergesidir. Tüm ustalar önceden bir şeyin olduğunu bilir.(Olmuş olarak görür.)"
Pizza ve bira benim için güzel ikilidir. Hesabı ödedikten sonra, geri kalan zamanımda da biraz yürümek iyi olur diye düşündüm. Bahçeli 7.Cadde' nin öğrenciliğimde güzel anıları olmasına rağmen, hem caddenin hem de benim geçirmiş olduğu değişimler sonrası benim için popülerliği azalmış bir caddedir. Öğrenciliğimde, özellikle ılık yaz akşamlarında, gecenin geç saatlerine kadar burada yürüyebilirdiniz. Sanki o zamanlarda Sim'den aldığımız dondurmalar daha bir lezzetliydi. Cadde daha bir havalıydı. İnsanlar daha bir güzeldi. Ben daha bir heyecanlıydım.
Bu düşüncelerle yürürken küçük bir dükkanın vitrini gözüme ilişti. Diğer dükkanların arasına sıkışmış küçücük bir dükkandı. Pencereleri ve kapısı beyaz boyayla boyanmış, ancak yıpranmış ve boyası yer yer dökülmüş tahtadandı. Tabelası sökülmüş, camında da "Çok yakında kapanacak" yazıyordu. Dükkana yaklaşıp, camından, şaşkınlık ve tebessümle  iki mandoline baktım. Birisi benim, diğeri de ikiz kardeşimin küçüklüğümüzde kullandığımız mandolinlerin aynısıydı. Tahta kapıyı zorlayarak açtım. İçerisi dışarıdan göründüğünden daha küçüktü. Köşedeki sandalyede bir bayan oturuyordu. Siyah saçlıydı, saçlarını her iki yandan örmüştü. Gözleri iriydi, siyah ve parlaktı. Benden yaşlı olduğunu tahmin ediyordum, ancak müthiş bir enejisi vardı. Böyle aurası olan insanlara çok seyrek rastlardım. Ayağa kalkıp, bana doğru yaklaştı. O zaman bütün betimlemelerim ve düşüncelerim değişti. Ne yaşlıydı, ne gençti, ne güzeldi ne çirkindi...Muazzam bir çekiciliği vardı. 
"Hoş geldin." dedi, doğrudan samimi bir hitap şekliyle. Ben ise temkinli bir şekilde, 
"Hoş bulduk" dedim.
Dükkanın içi bomboştu. Sadece dışarıdan görünen iki mandolin dışında hiç bir şey yoktu. Gerçekten de çok yakında kapanacak izlenimi vardı. 
"Vitrindeki mandolinlerin aynısından benim de var. Bakabilir miyim?" dedim.
"Tabii ki bakabilirsin. Onlar zaten senin." dedi.
Şaşkınlıkla kadına baktım. Benim mi? Ne demek o? İçimdeki soruları bastırarak küçükken benim mandolinimin aynısı olan mandolini elime aldım. Aman allahım.. Bu mandolin gerçekten de benim mandolinim aynısı idi. Yıpranmış yerleri, rengi atmış tahtası, parmaklarımın kirlettiği nota yerleri, hatta üzerine sıkıştırılmış eski penası...Bu bu benim mandolinimin aynısıydı.
Kadına baktım. Gülümsüyordu.
"Dedim ya senin mandolinin."
"Ama bu benim" dedim."Nasıl buraya gelmiş." Aklımdan mandolinimin evde nerede olduğunu bulmaya çalıştım. Daha bir hafta önce görmüştüm. Gardrobun üstünde duruyordu. Acaba eve hırsız mı girmişti. Onu çalıp buraya mı getirmişti. Ama eve hırsız girse haberimiz olurdu. Hem hırsız niye bir tek onu çalsındı ki...Kadının sesiyle düşüncelerim uçup gitti.
"Tanrı ile sohbet ediyor musun?" dedi.
"Anlamadım" dedim. Aslında kadının ne dediğini gayet iyi duymuştum ama ne diyeceğimi bilemiyordum.
"Tanrı ile sohbet ediyor musun?" diye tekrarladı. Etkileyici bir ses tonu vardı. Ne dediğinden çok nasıl söylediğine, sesine, yüzüne, dudaklarına dikkat ediyordum.
"Hayır." dedim, ne söylediğimin farkında olmadan. Ömrüm boyunca birçok soru ile karşılaşmıştım. Entellektüel toplantılarda, yapmacık, laf olsun diye sorulan yada cevabının dinlenmeyeceğini bildiğim bir çok garip sorularla karşılaşmıştım Hatta ben bile bu tür saçma sapan sorular sormuştum. Ama ilk kez, biri bana tanrı ile sohbet edip etmediğimi sormuştu. Üstelik insanın üzerinde muhteşem bir etki bırakan bir kadın tarafından sorulmuştu bu soru. Birden aklıma az önce okuduğum kitap geldi. Adı bu değil miydi? "Tanrı İle Sohbet".
Soruyu yumuşak bir ses tonuyla tekrar kulaklarımda hissettim.
"Sohbet etmelisin bence" dedi.
"Bununla ilgili bir kitap okuyorum" diyebildim ancak. Garip olaylar içerisindeydim. Küçük bir dükkan, güçlü bir auraya sahip olan bir kadın, elimde buraya nasıl geldiğini bilmediğim kendi mandolinim ve tuhaf sorular.
"Demek bununla ilgili bir kitap okuyorsun. Çantanda taşıdığın tanrı ile sohbet etmenin kitabını yani. Tanrı ile sohbet etmenin kitabını okumak yerine tanrı ile sohbet et." dedi. Kapıyı açıp dışarı çıkmamı işaret etti.
Elimdeki mandolini aldığım yere bırakıp verilen emre itaat ettim. Sanki hipnotize olmuş gibiydim.
Aklım karışık, neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğunu bilemeden dışarı çıktım. Kalabalık bir otobüsten durakta inmiş gibi hızlı adımlarla uzaklaştım. Ama niye gidiyordum ki. Daha içeride kalıp, mandolinimin oraya nasıl geldiğini soramadım. Hem çantamdaki kitabı nasıl biliyordu. Üstelik tanrıyla sohbet et ne demekti. O kadın kimdi? Hızla geri dönüp dükkana doğru yürüdüm. Ama dükkan arkamda yoktu. Ne kadar hızlı yürüdüysem, çoktan mesafeleri aşıp gitmişim. Biraz daha yürüdüm ama dükkanı bulamadım. Defalarca 7.Caddeyi dolaştım ne öyle bir dükkan vardı ne de o dükkan hakkında bilgisi olan biri.

7.Caddede Tanrı ile Sohbet

Bir arkadaşımla Bahçeli 7.Caddede buluşmak için sözleşmiştik. Saate baktım. Buluşmamıza daha bir saat vardı. Kendimi aç hissettiğim için etrafta pizzacı aradım. Vejeteryan olduğumdan dışarıdaki yemek seçeneğim oldukça azdır. Ömrüm boyunca "Ne yemek yersiniz?" sorusuna "Farketmez. Ne olsa yerim." diyenlere imrenmişimdir. Oysa tüm menüde, benim için bir iki tane seçenek anca bulunur.
Garsona vejeteryan pizza siparişi verdikten sonra çantamın içindeki kitaplardan, "Tanrı ile Sohbet-1" i çıkardım. Kitapağacı kişisel gelişim kulübünün bu ayki okuma kitabıydı. Nerede kaldığımı bulmak için sayfalara hızlıca göz gezdirdim. Kitap okurken kitap ayıracı hiç kullanmadığım gibi, kaldığım yeri işaretlemek için kitabın ucunu kıvırmam, arasına herhangi birşey de koymam. Çünkü kaldığım yeri ararken sanki kitabın son bölümlerinin bir özetini okumuş gibi hissederim kendimi. Paragrafların ve sayfaların bir bölümünü okur, atlayarak diğer sayfalara geçer ve kaldığım yeri bulurum. Hatta, okuduğum bazı yerleri yeniden okuyunca, dikkat etmediğim anlamları keşfeder ve orayı yeniden okurum. İşte gözden kaçırdığım bir bölüm daha;
"Bilmek, yoğun şükran duygusunun olduğu yerde olur. Şükran, önceden teşekkür etmektir. İşte bu yaratıcılığın en büyük anahtarıdır;yaratılacak olan için önceden memnuniyet duymak, önceden bilmek. Bu, ustalığın göstergesidir. Tüm ustalar önceden bir şeyin olduğunu bilir.(Olmuş olarak görür.)"
Pizza ve bira benim için güzel ikilidir. Hesabı ödedikten sonra, geri kalan zamanımda da biraz yürümek iyi olur diye düşündüm. Bahçeli 7.Cadde' nin öğrenciliğimde güzel anıları olmasına rağmen, hem caddenin hem de benim geçirmiş olduğu değişimler sonrası benim için popülerliği azalmış bir caddedir. Öğrenciliğimde, özellikle ılık yaz akşamlarında, gecenin geç saatlerine kadar burada yürüyebilirdiniz. Sanki o zamanlarda Sim'den aldığımız dondurmalar daha bir lezzetliydi. Cadde daha bir havalıydı. İnsanlar daha bir güzeldi. Ben daha bir heyecanlıydım.
Bu düşüncelerle yürürken küçük bir dükkanın vitrini gözüme ilişti. Diğer dükkanların arasına sıkışmış küçücük bir dükkandı. Pencereleri ve kapısı beyaz boyayla boyanmış, ancak yıpranmış ve boyası yer yer dökülmüş tahtadandı. Tabelası sökülmüş, camında da "Çok yakında kapanacak" yazıyordu. Dükkana yaklaşıp, camından, şaşkınlık ve tebessümle  iki mandoline baktım. Birisi benim, diğeri de ikiz kardeşimin küçüklüğümüzde kullandığımız mandolinlerin aynısıydı. Tahta kapıyı zorlayarak açtım. İçerisi dışarıdan göründüğünden daha küçüktü. Köşedeki sandalyede bir bayan oturuyordu. Siyah saçlıydı, saçlarını her iki yandan örmüştü. Gözleri iriydi, siyah ve parlaktı. Benden yaşlı olduğunu tahmin ediyordum, ancak müthiş bir enejisi vardı. Böyle aurası olan insanlara çok seyrek rastlardım. Ayağa kalkıp, bana doğru yaklaştı. O zaman bütün betimlemelerim ve düşüncelerim değişti. Ne yaşlıydı, ne gençti, ne güzeldi ne çirkindi...Muazzam bir çekiciliği vardı. 
"Hoş geldin." dedi, doğrudan samimi bir hitap şekliyle. Ben ise temkinli bir şekilde, 
"Hoş bulduk" dedim.
Dükkanın içi bomboştu. Sadece dışarıdan görünen iki mandolin dışında hiç bir şey yoktu. Gerçekten de çok yakında kapanacak izlenimi vardı. 
"Vitrindeki mandolinlerin aynısından benim de var. Bakabilir miyim?" dedim.
"Tabii ki bakabilirsin. Onlar zaten senin." dedi.
Şaşkınlıkla kadına baktım. Benim mi? Ne demek o? İçimdeki soruları bastırarak küçükken benim mandolinimin aynısı olan mandolini elime aldım. Aman allahım.. Bu mandolin gerçekten de benim mandolinim aynısı idi. Yıpranmış yerleri, rengi atmış tahtası, parmaklarımın kirlettiği nota yerleri, hatta üzerine sıkıştırılmış eski penası...Bu bu benim mandolinimin aynısıydı.
Kadına baktım. Gülümsüyordu.
"Dedim ya senin mandolinin."
"Ama bu benim" dedim."Nasıl buraya gelmiş." Aklımdan mandolinimin evde nerede olduğunu bulmaya çalıştım. Daha bir hafta önce görmüştüm. Gardrobun üstünde duruyordu. Acaba eve hırsız mı girmişti. Onu çalıp buraya mı getirmişti. Ama eve hırsız girse haberimiz olurdu. Hem hırsız niye bir tek onu çalsındı ki...Kadının sesiyle düşüncelerim uçup gitti.
"Tanrı ile sohbet ediyor musun?" dedi.
"Anlamadım" dedim. Aslında kadının ne dediğini gayet iyi duymuştum ama ne diyeceğimi bilemiyordum.
"Tanrı ile sohbet ediyor musun?" diye tekrarladı. Etkileyeci bir ses tonu vardı. Ne dediğinden çok nasıl söylediğine, sesine, yüzüne, dudaklarına dikkat ediyordum.
"Hayır." dedim, ne söylediğimin farkında olmadan. Ömrüm boyunca birçok soru ile karşılaşmıştım. Entellektüel toplantılarda, yapmacık, laf olsun diye sorulan yada cevabının dinlenmeyeceğini bildiğim bir çok garip sorularla karşılaşmıştım Hatta ben bile bu tür saçma sapan sorular sormuştum. Ama ilk kez, biri bana tanrı ile sohbet edip etmediğimi sormuştu. Üstelik insanın üzerinde muhteşem bir etki bırakan bir kadın tarafından sorulmuştu bu soru. Birden aklıma az önce okuduğum kitap geldi. Adı bu değil miydi? "Tanrı İle Sohbet".
Soruyu yumuşak bir ses tonuyla tekrar kulaklarımda hissettim.
"Sohbet etmelisin bence" dedi.
"Bununla ilgili bir kitap okuyorum" diyebildim ancak. Garip olaylar içerisindeydim. Küçük bir dükkan, güçlü bir auraya sahip olan bir kadın, elimde buraya nasıl geldiğini bilmediğim kendi mandolinim ve tuhaf sorular.
"Demek bununla ilgili bir kitap okuyorsun. Çantanda taşıdığın tanrı ile sohbet etmenin kitabını yani. Tanrı ile sohbet etmenin kitabını okumak yerine tanrı ile sohbet et." dedi. Kapıyı açıp dışarı çıkmamı işaret etti.
Elimdeki mandolini aldığım yere bırakıp verilen emre itaat ettim. Sanki hipnotize olmuş gibiydim.
Aklım karışık, neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğunu bilemeden dışarı çıktım. Kalabalık bir otobüsten durakta inmiş gibi hızlı adımlarla uzaklaştım. Ama niye gidiyordum ki. Daha içeride kalıp, mandolinimin oraya nasıl geldiğini soramadım. Hem çantamdaki kitabı nasıl biliyordu. Üstelik tanrıyla sohbet et ne demekti. O kadın kimdi? Hızla geri dönüp dükkana doğru yürüdüm. Ama dükkan arkamda yoktu. Ne kadar hızlı yürüdüysem, çoktan mesafeleri aşıp gitmişim. Biraz daha yürüdüm ama dükkanı bulamadım. Defalarca 7.Caddeyi dolaştım ne öyle bir dükkan vardı ne de o dükkan hakkında bilgisi olan biri.

2 Kasım 2015 Pazartesi

Ho'oponopono - Kitaptan küçük bir alıntı.

Ho'oponopono
Hawaiili Şifacıların Sırrı kitabı
Maria-Elisa Hurtada-Graciet
Dr.Luc Bodin


İşte Ho'oponopono'yu iyi anlamınız sağlayacak küçük bir öykü.


Kadının biri bir sabah yataktan kalkar ve henüz uykulu haliyle, mutfağa yönelir. O sırada okula gitmek için evden çıkmakta olan kuzuyla karşılaşır. Hemen kızının yüzündeki bir lekeyi fark eder. Bunun üzerine ona şöyle der;

"Yüzündeki lekeyi gördün mü?"

Bir peçete alır ve yüzündeki leke yok olması için lekenin üstünü ovalamaya başlar. Ama ne kadar ovalasa boşunadır, leke kaybolmaz. Bir süre sonra, denemekten vazgeçer ve kızı okula gider.

Bir saat sonra kadın alışveriş yapmaya çıkar. Sokakta komşusuyla karşılaşır. Onun da yüzünün aynı yerinde kızındaki lekenin aynısının olduğunu hayretle görür. Sonra, biraz daha ileride mektupları dağıtmakta olan postacıda da aynı anormallik söz konusudur. Kadın şöyle düşünür: "Ama bu imkansız. Yüzünde lekeler bulunan bütün bu insanlara ne olmuş böyle?" Onlara lekelerini göstermesinin faydası yoktur., ne kadar ovalarlarsa ovalasınlar lekeleri silinmemektedir.



Sonunda, onlardan biri, kadının da yüzünde leke olduğunu söyler. Dehşet içinde, hemen bir ayna çıkarır ve gerçekten de lekeden kendisinde de olduğunu görür..İnanılmaz!. Bu bir salgın olmalı.! Aceleyle bir kağıt mendil çıkarır ve ovar, ovar...O zaman mucize bu ya, leke çabucak kaybolur. En inanılmazı da, yüzündeki bu anormallik silindikçe, çevresindeki bütün insanların yüzlerindeki lekeler de yok olur. O zaman bilinci uyanır. Çevresindeki insanların, tıpkı aynadaki gibi, kendi yansımasından başka bir şey olmadıklarını anlar. Bunu anlayınca, gülümser ve her şey çok daha basitleşir. O zaman, o sabah karşılaşmış olduğu herkese hitaben, zihninde şu sözlerini söyler. "Teşekkür ederim çünkü sizler olmasaydınız yüzümdeki lekeyi asla görmezdim ve onu asla silmezdim."



1 Kasım 2015 Pazar

Mutlu Olmak - Özgür Bolat - Tedx Konuşmaları

Özgür Bolat
Mutlu Olmak.
"Çocuklarımızın mutsuzluğunu kendi ellerimizle tasarlıyoruz."

Size bir Kurum tarif edeceğim.
Bana hangi Kurum olduğunu söyleyin, insanların dört duvar içerisinde tutulu olduğu, geniş bir avlusu olan, etrafının büyük duvarlarla çevrili olduğu, bazen dikenli telleri olan, insanların belli aralıklarla avluya çıkmasına izin verilen,imza ile içeriye girdiğiniz her gün yoklama yapılan, müdür tarafından yönetilen, koridorlarında nöbetçiler olan, videoyla gözlemlenen, sorgulama hakkınızın az olduğu ve en sonunda çıkarken çok mutlu olduğunuz yer neresi?

Çocuk kendi değerini dışarıya göre belirliyor. Bunu tasarlayan bizim eğitim sistemimiz. Övgüye bakalım, çocuk bir iş yaptığında bunun iyi olup olmadığına kendisi karar veremiyor. Öğretmen iyi derse iyi  kötü derse kötü.
Övgüyle siz bir çocuğu motive ediyorsanız, dışarıya bağımlı yapıyorsunuzdur.Ödül ve ceza da aynı mekanizmadır. Kontrol etme mekanizması.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Ünzile-Şebnem Ferah

Ünzile
Şebnem Ferah
Sezen Aksu şarkısı
Sözler Aysel Gürel


Aysel Gürel'in bir Anadolu turnesinde küçük bir köyde tanıştığı Ünzile' nin hikayesidir.

30 Ekim 2015 Cuma

Hooponopono - Hawaiili Şifacıların Sırrı

Ho'oponopono - Hawaiili Şifacıların Sırrı
Maria-Elisa Hurtada-Graciet
Dr.Luc Bodin




Araştırmaların beni, beni neredeyse acımasızca, geleneksel tıptan enerji tıbbına yöneltti. Sonra, enerji tıbbıyla elde edilen inkar edilemez sonuçların açıklamasını araştırırken, kuantum fiziği öğrenmeye başladım. Bu sırada, beynimdeki bütün uyarı ışıkları aynı anda yanıp sönmeye başlamıştı. Önceleri, Einstein ve birçokları tarafından ortaya konmalarının üstünden neredeyse bir yüzyıl geçtiği halde, yaşam ve evrene bakışımızı tamamen alt üst eden bu olağanüstü keşiflerin halkın büyük bir bölümüne ne kadar yabancı olduklarını fark ederek çok şaşırmıştım. Bunu bir yana bırakırsak, fiziğin ne kadar olağanüstü olduğunu ve hem felsefeye hem de ruhsallığa çok yakın olduğunu kavradım. Zihnin maddeye etki edebildiğini ve onu değiştirebildiğini, neredeyse keyfine göre dönüştürebildiğini gösteriyor; hatta bunu kanıtlıyor. Ayrıca, sicim kuramı Evrendeki her şeyin bağlı -daha doğrusui birbirine bağlı- olduğunu kusursuz bir biçimde açıklıyor.
Ho'oponopono'yu incelemeye ilk başladığımda, bu yaşam görüşünün doğru olduğunu ilk anda anladım. Yalnızca birbirimize bağlı olmakla kalmayıp aslında çevremizle ve Evren' le bir bütün oluşturduğumuzu göstererek Kuantum fiziği teorilerinin yerini alıyor ve onları genişletiyordu. İçimiz ve dışımız aslında birdi. Böyle ortaya konunca, yaşamımızın ve onu oluşturan irili ufaklı bütün olayların yaratıcıları olduğumuzu anlamak kolaylaşıyor. Düşüncelerimiz enerji sezgileri doğrultusunda, aynı zamanda olumsuz kalıplarına, sınırlayıcı inançlarına, hatalı anılarına, geçersiz korkularına bağlı olarak da kendine göre biçimlendiriyor ve böylece ışık ile gölgelerden oluşan bir dünya yaratıyordu.
Bütün bunlar teorikti ve aklımı muhteşem bir yaşam kavramıyla doldurmuşlardı... Çok şanslıydım ki Ho'oponopono ayaklarımı yeniden yere bastırmıştı. Onun sayesinde , teori uygulama haline gelmişti ve giderek yaşamdaki olayları yeni bir gözle görmeye başlamıştım.
Dr.Luc Bodin, Önsöz'den bir pasaj.

18 Ekim 2015 Pazar

Süleymanın Anahtarı-Jose Rodrigues Dos Soantos

Süleyman'ın Anahtarı - Jose Rodrigues Dos Santos



Kitabı bugün bitirdim. Süleyman'ın Anahtarının ardından kalanlar;

Tomas yalnız Peter Bellamy'nin neler döndüğünü bildiğini anladı. Birkaç dakikada her şeyi özetlemek kolay olmayacaktı fakat seçme şansı yoktu.

"Zaman sınırlı olduğundan, ispatlamakla uğraşmadan Kuantum Gözü'nü anlamak için önemli bazı savlar sıralayacağım," diye uyardı. "Zaten bildiğiniz şeylerse, daha iyi."

"Hadi bakalım!" dedi Fuchs.

Portekizli boğazını temizledi.

"Özellikle Newton' ın keşifleri ve Einstein' ın görecelik teorilerine dayanan klasik fizik, makrokozmosun gerçek ve determinist dünyasını ele alır. Misal, klasik fizik yasalarını ve Ay'ın konum ve hızını bildiğimiz taktirde, onun nerede olduğunu belirleyebiliriz. Kainatı oluşturan tüm nesnelerin konum ve hızları hakkında verilere sahip olunsa, evrenin geçmiş ve gelecekteki bütün hikayesi bilinebilirdi. Bir göktaşı canı öyle istediği için değil, zorunda olduğu için sağa veya sola döner çünkü klasik fiziğin yasalarınca yönetilir. Makrokosmostaki nesnelerin hepsinin davranışının belirlenmiş olduğu söylenebilir."

"Orası kesin" dedi Fuchs silahını göstererek. "Balistik deterministtir. Merminin yola çıktığı anki hızı bilinirse, yerçekiminin etkisi ve atış anında esen rüzgar hesaplanırsa, kurşunun nereye varacağı kesin bir şekilde öngörülebilir. Aslında keskin nişancıların neredeyse içgüdüsel olarak yaptıkları budur zaten."

"Doğru," diye onayladı Tomas. "Bununla birlikte kuantum fiziği, mikrokozmosun, yani atomlar dünyasının tamamen farklı bir tarzda davrandığını keşfetti. Mesela elektronlar, hiçbir şey onları buna zorlamadan ve aracı bir durum ya da yörüngeden geçmeksizin, bir durumdan diğerine, yüksek bir yörüngene alçak bir tanesine geçebiliyorlar. Aslında aynın anda her yerdeler ve A noktasından B noktasına giderken, eş zamanlı olarak bütün yolları kat ediyorlar. Daha da inanılmazı, bazı fizikçiler bilimsel değeri kanıtlanmış hesaplama ve deneylere dayanarak bir gözlemcinin, bugünden, bir elektron veya fotonun dünkü hareketini etkileyebildiğini kabul ediyorlar. Ki bu da sadece farklı olası geleceklerin değil, başka muhtemel geçmişlerin de var olduğu anlamına geliyor. Daha da tuhafı, maddenin, gözlenmediği sürece, bizim onu bildiğimiz haliyle var olmaması. O zaman sadece, Schrödinger Denklemi' nde psi'yle simgelenmiş dalga fonksiyonu denen şeyle betimlenen, dalga halinde potansiyel bir varlığı oluyor. Dahası, gerçeklik yalnız gözleme değil son tahlilde bilincin kendisine bağlı. Bilinçli olarak mikrokozmosu gözlemeye karar vermenin, o mikrokozmosun gerçekliğini değiştirdiği keşfedildi. Mesela ben bir elektron ya da fotonu dolaylı gözlem adını vereceğim bir şekilde gözlemeye karar verirsem, gerçeklik uzaya yayılan bir dalga oluyor. Ama onu, doğrudan gözlem diyeceğim başka bir tarzda gözlemeye karar verirsem, dalga fonksiyonu çöküyor ve elektron ya da foton, uzayın tek bir noktasındaki parçacıklar haline geliyor."

"Başka bir deyişle elektron hem dalga hem de parçacık oluyor," diye araya girdi Peter özetlemeye çalışarak.

"Yanlış. Dalgayken, elektron yalnızca dalgadır. Parçacığa dönüştüğündeyse, sadece parçacıktır. Elektronun alacağı şekil bilinçli olarak yapmaya karar verilen gözlem tipine bağlı olacaktır. Bu keşfin derin mantıksal sonuçlarını kavrıyor musunuz? Şu ya da bu şekilde gözlemeye dair alınan bilinçli karar gerçekliğin esas niteliğini değiştiriyor."

"Kusura bakmayın ama tüm bunlar benim şu meşhur Uzay Yolu' mdan fırlamışa benziyor," dedi Fuchs sırıtarak. "Saf bilimkurgu!"


11 Ekim 2015 Pazar

Jiddu Krishnamurti-Siz Kimsiniz? - Ben Kimim?

Jiddu Krishnamurti-Siz Kimsiniz? - Ben Kimim?




Siz Kimsiniz?
Bu önemli bir soru mu?
Ya da sorulması gereken "Ben kimim mi?"
Niye kendinizi değil de benim kim olduğumu soruyorssunuz?
Kendimin kim olduğunu anlatırsam ne fark edecek?
Bu sadece yüzeysel bir merak öyle değil mi?
Vitrinde menü okumaya benziyor,
restorana girmeli yemek yemelisiniz.
Yoksa dışarıdan menüyü okumak açlığınızı gidermeyecektir.
Kim olduğumu söylemem.
gerçekten tamamen anlamsız,
Öncelikle ben hiç kimse değilim.
Hepsi bu.İşte bu kadar basit.
Ben hiç kimseyim.
Ama asıl önemli olan sizin kim olduğunuz.
Krishnamurti

Azra Kohen _ Münir Üstün 11 Mart 2015 Bibliyofil

Azra Kohen _ Münir Üstün 11 Mart 2015


 

Imagine _ All The People Living Life In Peace



26 Eylül 2015 Cumartesi

İyileştiren Nefes


İyileştiren Nefes,
Yoga solunum tekniklerini ve nefesin sağlık ve vücut üzerindeki etkilerini anlatan çok kullanışlı bir el kitabı..

3 Temmuz 2015 Cuma

Tanrının Formülü -Kitap


Yirmi dakika sonra Tenzing gözlerini açtı. "Şair Başo der ki; 'Yaşlı adamların ayak izlerini takip etmeye çalışma, onların aradığı şeyi bulmaya çalış'"
"Yaşlı adamlara fazla kafayı takmışsınız: Einstein, Augosto, ben. Bizim gittiğimiz yolu unutun, bizim aradığımız şeyi arayın."

"Şunryu Suzuki der ki;'Yeni başlayanın zihninde pek çok ihtimal varken ustanın zihninde pek azı bulunur.'"

"Şunryu Suzuki der ki;'Bir şeyi anladığında onun vasıtasıyla kademe kademe her şeyi anlarsın.'"

"Bir Zen sözü der ki; 'Sıradan bir adam bilgiye sahip olduğunda o bir arif olur; bir arif idrak ettiğindeyse sıradan bir adam olur.'"

Zhuangzi der ki:'Eğer birisi Tao hakkında bir şey sorarsa ve diğeri de cevap verirse ikisi de onu bilmiyordur."

Tanrı'nın Formülü / Jose Rodriguez Dos Santos

28 Haziran 2015 Pazar

Tanrı' nın Formülü



Rab mahirdir ama zalim değildir. Doğa sırlarını sinsiliğinden değil özündeki yüceliğinden dolayı saklar.      Albert Einstein


"Tüm kozmos matematiğe dayalıdır. Evrenin temel kanunları matematik denklemleri ve formülleriyle açıklanır, fizik kanunları bilgiyi işlemek için kullanılan algoritmalardır ve evrenin sırrı matematiğin dilinde kodlanmıştır. Her şey, her şeyle ilişkilidir, öyle görünmese bile. Ama bu kodu matematik bile tam olarak çözemez. Tüm özelliklerin içerisinde en gizemli olanı budur; evrenin nihai gerçeği saklayış şekli. Her şey belirlenimcidir ama aynı zamanda belirlenemezdir. Matematik evrenin dilidir ama şüphelerden oluşan bir gölgenin ötesinde onu ispatlamanın imkanı yoktur. Ne zaman bir şeyin sonuna varmayı başarsak garip bir sır perdesi gizemin son kısmını görmemizi engeller. İşte yaratıcının imzasını gizlediği yer burasıdır. Her şey öyle incelikle tasarlanmıştır ki, en derin sırların açığa çıkarılması mümkün değildir."
Tanrı'nın Formülü / Jose Rodriguez Dos Santos

24 Haziran 2015 Çarşamba

Öğle vakti


Öğlenleri hep kitap okumaya niyetleniyorum.
Hazırlıklar tamam derken...
Her seferinde başka bir nedenden dolayı kitap masada kalıyor öylece..

3 Haziran 2015 Çarşamba

Sarhoş


Rakıyla çok sarhoş oldum.
Bira, şarap, viskiyle de,
Ama müzik sarhoşluğu,
Hele bir de anı sarhoşluğu var ya....

2 Haziran 2015 Salı

Şifacının Tepkisi

Bana, bir şifacının bir direkt şifa seansından sonra ne hissetmesi gerektiği sık sık sorulur. Yanıt oldukça basittir. Eğer şifacı egosunu devre dışı tutar ve tarafsız kalırsa, daha sonra kendini zindeleşmiş ve dinlenmiş hissedecektir.
Ruhsal Şifa Teknikleri/Keith Sherwood

29 Mayıs 2015 Cuma

Neyi kutlarız

Doğum günü partilerinden söz ettiğimde beni ilgiyle dinlediler. Onlara pastayı, şarkıları, armağanları ve her yıl bir adet artan mumları anlattım."Bunu neden yapıyorsunuz?" diye sordular. "Bizler için kutlama özel bir durumu dile getirir. Yaşlanmanın nesi özel anlayamadık, bunu sağlamak için bir çaba göstermeyiz ki! Bu kendiliğinden olur."
"Peki," dedim ben de, "Sizler neyi kutlarsınız?"
"Daha mükemmel olmayı. Bizler eğer geçen yıla oranlar daha iyi, daha bilge olmuşsak, bunu kutlarız. Bunu da ancak sen kendin bilebilirsin ve kutlama partisinin ne zaman yapılabileceğini sen söylersin."

Bir Çift Yürek/Marlo Morgan

28 Mayıs 2015 Perşembe

Ölüm Şifası

Ve kadın, Elisha' nın ona söylediği mevsimde gebe kaldı ve bir oğlan çocuk doğurdu. Ve çocuk büyüdüğü zaman, bir gün düştü ve sonra o sırada hasat kaldıran babasına gitti. Ve o babasına dedi ki, "Başım, başım." Babası bir delikanlıya şöyle dedi, "Onu annesine götür." O çocuğu alıp annesine götürdü. Ve anne çocuğu alıp Elisha' nın evine götürdü ve onu Tanrı adamın yatağı üstüne yatırdı ve kapıyı onun üzerine örtüp gitti... Ve Elisha eve geldiğinde, işte çocuk ölmüştü ve onun yatağı üstünde yatıyordu. O içeri girdi, kapıyı örttü ve Rabbe dua etti. Ve gitti, çocuğun üstüne yattı ve ağzını onun ağzının üstüne, gözlerini onun gözleri üstüne ve ellerini onun elleri üstüne koydu, öylece çocuğun üzerine uzandı; ki çocuğun bedeni ısındı. Ve Elisha kalktı, evin içinde oraya buraya gidip geldi, ve gitti, yine çocuğun üzerine uzandı ve çocuk yedi kere aksırdı ve gözlerini açtı. Ve o Gehazi' yi çağıdı ve dedi ki, "Shunammite'yi çağır." Ve o Shunammutie'yi çağırdı. Ve kadın oraya geldiğinde, Elisha ona, "Oğluna al." dedi.

Ruhsal Şifa Teknikleri, Keith Sherwood

Öğle vakti kitap iyidir.

Öğlenleri yemek yemek güzel bir fikir.
İnternette gazete,  twitter, facebook' da iyidir.
Kitap okumak.. En iyidir.



Bir çakırkeyf beyefendi, üstünde ve yanlarında delikler bulunan bir kutu elinde, sokak boyunca yürüyordu. Görünüşe göre, kutunun içinde canlı bir hayvan taşımaktaydı. Bir tanıdığı onu durdurdu ve sordu,
- "Kutunun içinde ne var?"
- "Bir firavun faresi" diye yanıtladı adam.
- "Kuzum bu da ne için?"
- "Şey, beni bilirsin; gerçi şimdi sarhoş değilim ama az sonra olacağım. Sarhoş olduğumda her yanımda yılanlar görüyorum ve fena halde korkuyorum. Firavun faresini bunun için aldım; beni yılanlardan korusun diye."
- "Aman allahım onlar hayali yılanlar."
- "Bu da hayali firavun faresi."

Ruhsal Şifa Teknikleri/Keith Sherwood

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Hayatımızdaki Önermeler- Richard Bach_Hipnozcu



Kendimizi kötü hissettiğimizde harika hissettiğimizi söylersek, kötülük her önermeyle biraz daha dağılır. Ancak kendimizi kötü hissettiğimizde berbat hissettiğimizi söylersek, her söyleyişimizde daha da kötüye gideriz. Önerme pekişir.
Richard Bach - Hipnozcu

17 Mayıs 2015 Pazar

Kuğulu Park' ın günleri geldi.

Hafta sonlarında, bazen de hafta içi akşam saatlerinde Kuğulu Park'ta güzel etkinlikler oluyor.
Eskiden iş yerim buraya çok yakındı. Öğle saatlerinde bile müzik dinleyebiliyordum.




Deniz Keyfi


Denizin keyfini en iyi bu hayvanlar çıkarıyor valla.
Ne zaman Akçay'a gitsek bu köpüş (Paskal) hep orda denizin kenarında otuyor.
Akıllı köpek, sırtını da denizi görecek şekilde döndürüyor.
Derin derin denize bakıyor.
Biz de biraz yüzüp geri eve..


10 Mayıs 2015 Pazar

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Tensegrity - Büyülü Geçişler

Meksika’da yaşayan şamanlar tarafından geliştirilmiş olan, algıyı yükseltmek ve fiziksel bedeni güçlendirmek için tasarlanmış bu hareketlerin bazı modernleştirilmiş uyarlamalarına “Büyülü Geçişler” adı veriliyor.
Tensegrity mimarlıktan ödünç alınmış bir kavram olup bedendeki kas ve tendonların gerginleştirmek ve gevşetmenin özü anlamına gelir. Bedene uygulandığında, büyülü geçişlere götüren gerilme ve bütünlüğün etkileşimi olarak tanımlanır.


 

23 Nisan 2015 Perşembe

Sahlep

Nisan' ın sonunda sahlep içip içimizi ısıtacağız.


Asiklar Caddesi

Aşıklar Caddesi

Kış-Yaz

Kış olsa da yaz olsa da fark etmiyor.
artık hep aynı giyineceğiz anlaşılan.


İçimizdeki Kapıları Açmak - 23 Nisan




”Bana yaklaş ki ben de sana yaklaşayım. Benimle doğrudan temas kurmak için,uygun şekilde ilk adımı atmak senin seçimine bağlıdır,gerisi kendiliğinden gerçekleşecektir.Her ruhun doğrudan bir yaklaşımı olacaktır,ancak önemli olan,ilk başlarda ne kadar tereddütle ve sendeleyerek olursa olsun,bu adımı atmandır.Bil ki,sen gereken ilk adımı attığında,onu takip eden her adım daha güçlü ve emin olacaktır.Benim irademi yerine getirdikçe ,mucize üstüne mucize gerçekleştiğini ve Benim yasalarımın şekillenerek kendini gösterdiğini göreceksin.En hayırlı olanın gelmesini bekleyip,onu kendine çektiğinde,güvenin ve inancın güçlü ve sarsılmaz bir hale gelecektir.Yalnız bir sefere mahsus değil,defalarca gerçekleştiğini gör;ta ki benim yöntemlerimden hiçbir şüphenin olmadığı ve Bana tümüyle güvenip inanana kadar ve herşeyi Bana devredip tüm yaşamını Benim idare etmem için herşeyi Bana bırakana kadar..”

11 Nisan 2015 Cumartesi

Türkçe Blog Adı-Türkçe Tabela



Türk Einstein' ı yoğun bakımda! Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu kimdir?

Dün Hürriyet gazetesinde çıkan haber..
Bu haberi okuyunca 7 yıl önce blogumda yazdığım yazı aklıma geldi.
Dilimi eşek arısı soksun.


Hayatı başarılar ve ilklerle dolu olan Oktay Sinanoğlu, moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biridir.
Bu yazımda bunlardan bahsetmek istemiyorum.

Türkçe sevdasından bahsetmek istiyorum.

Yabancı dilde kullandığımız birçok sözcük için türkçe karşılık önermiştir. Bazıları unutulmuş olsa da bazıları kullanıma yerleşmiştir.

SÖZCÜKLER
TürkçeYabancı Karşılığı
Örütbağİnternet
EvrenkentÜniversite
Hızlı KatarTren
DirilbilimBiyoloji
TeknikbilimTeknoloji
TezyemekFast Food
Çay Evi-KahvehaneCafe
NeftPetrol
Basın-yayınMedya
GezimTurizm
GezginTurist
RuhbilimPsikoloji
HekimDoktor
BölümceFakülte
Orta OkulRüştiye
Yakıt yağFuel oil

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Oktay_Sinano%C4%9Flu

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu' ndan küçük bir alıntı:

“OSMANLICA” NE DEMEK ? 

800 - 900 yıllarından başlayarak, Türklerin Müslüman olmasıyla Türkçe’ye bazı Arapça, Farsça kelimeler girmiş, ama Arapların fethettiği Ortadoğu ve Kuzey ..Afrika ülkelerinin yerli halkları eski dillerini kaybedip Araplaştıkları halde, Türkistan ve sonra bugünkü Türkiye’de Türkler hep Türk kalmışlar, yani Türkçelerini korumuşlardı. (…) Asya Türklerinin binlerce yıllık çok derin ve üstün bir kültürü, uygarlığı vardı. Osmanlı’dan önceki o devir Selçuklu gibi Türk devletlerinde de, Osmanlı döneminde de “Eski Türkçe” diyebileceğimiz aynı dil vardı. Peki “Osmanlıca” lafı nereden çıktı? (Allah Allah, Selçuklulara, hatta daha öncekilere de mi “Osmanlı” diyeceğiz yani?) Bu adın İngilizler tarafından XIX. Yüzyıl sonunda takıldığı rivayet edilir. (Üzerine basarak söyleyelim: “Eski Türkçe”nin sadeleştirilmesi, şanlı Osmanlı atalarımıza yöneltilen düşmanlıkla karıştırılmamalıdır. Ona düşmanlık, babana, dedene, kendine düşmanlıktır. Ayrıca unutmayalım ki, Selçuklular, sonra Osmanlılar olmasaydı bugün Türkiye’de ne Türk, ne de Türkçe olurdu.) 







4 Nisan 2015 Cumartesi

İçimizdeki Kapıları Açmak 4 Nisan



4 Nisan: "Yaşam merdiveninin neresindesin? En dibe inip sonra da yukarı doğru tırmanmaya başladın mı? Önceliği her şeyden evvel Bana vermek için, yaşamındaki her şeyden vazgeçmeye hazır mısın? Korktuğun için değil; bana olan derin sevgin ve benim irademi gerçekleştirme ve Benim yolumda yürüme arzun için... "Senin iraden olsun" diyebilir misin? Bunu gerçekten tüm kalbinle söyleyebilir misin? Ve Benim için yapacakların başkalarının gözünde aptalca görünse bile, onları yapmaya istekli misin? Hiçbir şeyin dengeni bozamayacağını bilmek derin bir bilgelik ve güven gerektirir. Yalnızca gerçekten güçlü olan ruhlar bu ruhsal yolda yürüyebilirler. Bu yol, Benim öğretime kulak vermeyi reddeden ve kendi yolunda gitmeyi seçen ruhlar için değildir. Bu ruhsal yaşamda kestirme yol yoktur. Kendi kurtuluşunu kendin aramalı ve bulmalısın."
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...