26 Mart 2017 Pazar

Ben o kadar zengin değilim.

Cemil Bey işyerinin en eski çalışanlarındandır. Çalışanların hepsi onu tanır ama birçoğu onunla konuşmayı tercih etmez. Hatta bazı özellikleri alay konusu bile olmuştur. Her öğle arası iş yerini yemekhanesine yemeğini yer, biraz caddede dolaşır daha iş başlamadan önce odasına gelir çayını içer.

O gün işyeri çalışanlarından iki kadın cadde üzerindeki yakınlarda bir kafeye oturmuş yemek yiyorlardır. Uzaklardan yürüyüş halindeki Cemil Bey' i görünce sohbet konuları hemen değişmiştir.

- Ayy şu gelen Cemil Bey'i görüyor musun? Ömrümde onun kadar cimrisine rastlamadım. Allah ailesine sabır versin. Pinti mi pinti, cimri mi cimri böylesini görmedim.

-Vallahi haklısın. Ben yıllardır tanırım, her öğlen yemekhaneden yemek yer,  dışarıda bir bardak çay içtiğini görmedim. İnsan arada bir çıkıp dışarıda şöyle bir bardak olsun çay içmez mi? Mezara götürecek paraları...

-Doğru söylüyorsun. Bir arkadaşına çay ısmarlamışlığı yoktur. Cimri herifin teki..

O sırada masaya hesap gelmiştir. 40 TL gelen hesabı iki arkadaş bölüşmüştür. Cemil Bey kafenin bahçesinde oturan iki arkadaşın yanından sessizce geçip gitmiştir. Arkasından baktıkları Cemil Bey'in kolundan bir kişinin çekiştirdiğini görür iki arkadaş. Yaşlı bir kadın Cemil Bey' i kolundan tutmuştur. Pek dilenciye benzememekle birlikte Cemil Bey' den bir şeyler istediği anlaşılmaktadır. Cemil Bey ceketinin düğmelerini açar ve iç cebinden bir zarf çıkarır. O sırada cebinde bir çok zarf daha olduğunu görür iki arkadaş. Cemil Bey çıkardığı beyaz zarfı kadına verir. Yaşıl kadın elinde zarf Cemil Bey'in yanından uzaklaşarak cafenin önüne gelir. Elindeki zarfı yırtmadan sakince açar sanki daha önce defalarca yaptığı gibi. Yaşlı kadının açtığı zarfın içinde 100 TL' lik dört beş banknotu anca sayabilir iki arkadaş. Yaşlı kadın başını göğe kaldırıp dudaklarını mırıldatır. Cemil Bey çoktan işyerine varmıştır.
İki kadın hiç konuşamadan düşüncelere dalar.
"Bu kadar parayı bir dilenciye verecek kadar zengin değildir ikisi de."


Demli Hayat - Şiir - Sen bu akşam

Sen bu akşam


Rakının verdiği
serbest uçuş izniyle
sana kondum bu akşam
Çantamdan çıkardığım
not defterime
bastırarak SEN yazdım bu akşam
Şimdiye kadar ki
en güzel SEN' i
ben yazdım bu akşam.
Ve senden vazgeçtim
bardan çıkarak bu akşam.

Demli Hayat/Şiir 24 Mart 2016

16 Mart 2017 Perşembe

Güzel sevmeyene adam denir mi



Barış Manço' nun en bilinen şarkılarından biridir "Sarı çizmeli Mehmet Ağa". Şarkı "Yaz dostum güzel sevmeyene adam denir mi" diye başlar. Ama dikkatinizi çekerim "güzeli sevmeyene" değil "güzel sevmeyene" diye..
Yani adam dediğin güzel sevendir, güzel konuşandır, güzel davranandır. Güzel insandır. Adamlığın tanımı güzelliktir.


14 Mart 2017 Salı

Sen beni cebinde saklayamazsın

Islak üstüme sıçrayan su gibisin.
bir anlam ifade etmiyor damlaların
Tanıdık ve bildik,
Çok eski bir his gibisin
Duygumu değiştirmeyen.
Demli Hayat

12 Mart 2017 Pazar

Nobel Edebiyat Ödülü 20 yaşındaki Bob Dylan'a mı verildi.

Nobel Edebiyat Ödülü, 20 yaşındaki Bob Dylan' a mı verildi? Niye bu başlığı attım? Aslında 20 ve 30 yaşları arasındaki Bob Dylan'a mı verildi demek daha doğru olurdu ama o biraz uzundu.


"cellatların yüzlerinin her zaman iyi gizlendiği
siyahın renk, hiçin sayı olduğu... "



Geçtiğimiz yıl Nobel Edebiyat Ödülü' ne layık görülen Bob Dylan' ın bu ödüle layık görülmesinin nedeni merak konusu olmuştu. Nobel Akademisi, Bob Dylan' ın "Amerikan şarkı geleneğine yeni ve şiirsel bir ifade tarzı getirdiğini" söyleyerek bu duruma açıklık getirmişti.
Tabii bu açıklama, herkes gibi benim de bütün dikkatimi Dylan' ın yazdığı şiirlere çevirdi. Neydi Bob Dylan' a ödül aldıran şiirler. Bir şarkıcı ne yazmıştı böyle edebi olan.
Bunu anlamak bizim ülkemiz insanları için biraz zordur. Çünkü bizde şairlikten çok söz yazarlığı vardır. Sezen Aksu bizim için şarkıcıdır. Şair değildir. Kendi şarkılarının sözlerini yazar. Wikipedia' da Sezen Aksu için yazılmış makalede, "Türk şarkıcı, söz yazarı ve besteci" yazar. Zaten biz de böyle biliriz. Söz yazarlığı denince akla gelen ilk isimlerden biri de Aysel Gürel'dir.  Onu bile birçok kişi söz yazarı olarak tanırdı. Bir de ülkemizde çok ünlü şarkılar vardır, sözleri saçma sapan, çok güzel sözler vardır ezgileri silik olan. Peki şairlik nedir? Aradaki fark nedir? Bu sorulara birazdan döneriz.

Dylan' ın ödülüne geri döndüğümüzde, Nobel Akademisi' nin açıklamasından anladığımız, Bob Dylan' ın yaşamı boyunca yaptığı edebiyat çalışmalarına ödül verildiğidir. Ancak bir çok eleştirmen Bob Dylan' ın 20' li ve 30' lu yaşlarda ürettiğini ve bütün yaratıcılığını o dönemle sınırlandırdığını söylemektedir.

1963' te piyasaya çıkan "The Freewheelin' Bob Dylan" albümündeki "Blowin' In The Wind", herkesin beğenisini kazanmıştır.

Dylan' ın 22 yaşında yazdığı bu şiiri ilk okuduğumda, aklıma zaman geldi. Gençlikten geleceğe uzanan bir zaman çizgisinden bahsettiğini düşündüm. Genç bir ruhun öğrenmesi ve yaşlanması için ne kadar zaman gerekir diye sorduğunu hissettim. "Kaç yıl geçmeli bir dağın oluşabilmesi için." diyor Dylan şiirinde.

Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var
Ona erkek demeniz için
Evet, ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin
Kumlarda uyumadan önce
Evet, ve top gülleleri kaç kez atılmalı
Sonsuza dek yasaklanmalarından önce
Cevap, dostum, rüzgarla esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor
Bir adam kaç kez yukarı bakmalı
Gökyüzünü görebilmesi için
Evet, ve bir adamın kaç kulağı olmalı
İnsanların ağladığını duyabilmesi için
Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için
Ne kadar çok insanın öldüğünü?
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor
Kaç yıl geçmeli bir dağın varolabilmesi için
Suyla yıkılmaması için
Evet ve kaç yıl geçmeli bazı insanların yaşayabilmesi için
Özgür olmaları için izin verilmeden önce
Evet ve bir adam kaç kere çevirebilir başını
Sadece görmemek için
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor





İlk albümünden sonra 1965 yılında İngiltere turnesine çıkan Bob Dylan, en ünlü şarkılarından birini 1973 diğerini ise 1975 yılında yazmıştır. “Knockin’ on Heaven’s Door” ve “One More Cup Of Coffee”.  Ben de kendisini bu şarkılarla tanımıştım üniversite yıllarımda. Knockin’ on Heaven’s Door, Eric Clapton ve Guns'n Roses versiyonlarıyla da en çok dinlediklerimizdendi.

Bir teslimiyet var bu şiirde.

Cennetin kapısını çalıyorum
Anne bu rozeti benden al
Onu artık daha fazla kullanamam
Görmek için çok karanlık olmaya başlıyor
Sanki cennetin kapsını çalıyormuşum gibi hissediyorum

Cennetin kapısını çalıyorum
Anne silahlarımı yere koy
Artık onlarla ateş edemem
Şu soğuk kara bulut aşağı doğru iniyor

Sanki cennetin kapsını çalıyormuşum gibi hissediyorum
Cennetin kapısını çalıyorum
Cennetin kapısını çalıyorum

Bob Dylan' a yapılan en büyük eleştiri ise. şiirlerindeki ve söylemlerindeki farklılıklar. Ama bunu yanlış anlamamak gerekir. Yazdıklarının tam tersini yazdığı ya da söylediğinden bahsedilmiyor. Yazdıklarının ve söylemlerinin çok faklı konular içermesinden bahsediliyor. Kimisi buna çeşitlilik bile diyebilir.  Bir yanda savaştan bahsederken bir yanda aşktan, bir yanda seksten bahsederken bir yanda tanrıdan bir yanda ise başka bir şeyde bahsediyor Bob Dylan. Bu benim için eleştirilecek bir şey değil. Din adamı değil ki hep tanrıdan bahsetsin. Sürekli aşık değil ki hep aşktan bahsetsin.

1963 yılında çıkan albümündeki bu şarkı sözleri de en çok beğendiklerimden.

A Hard Rain's A-Gonna Fall

Nerelerdeydin benim mavi gözlü oğlum?
nerelerdeydin sevgili yavrucuğum?
oniki sisli dağın yamacında tökezledim
altı eğimli otoyolda yürüdüm ve emekledim
yedi kederli ormanın ortasında adımladım
bir düzine ölü okyanusun tam karşısındaydım
on bin mil ötede bir mezarlığın girişindeydim
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Ne gördün benim mavi gözlü oğlum?
ne gördün sevgili yavrucuğum?
vahşi kurtların çevresini sardığı yeni doğmuş bir bebek gördüm
hiç kimsenin olmadığı elmastan bir otoyol gördüm
kanın hala damladığı siyah bir dal gördüm
çekiçlerinden kan akan bir oda dolusu adam gördüm
her tarafı suyla kaplı beyaz bir merdiven gördüm
sesleri kesilmiş binlerce konuşmacı gördüm
ufacık çocukların ellerindeki silahları ve keskin kılıçları gördüm
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Peki ne duydun benim mavi gözlü oğlum?
peki ne duydun sevgili yavrucuğum?
fırtınanın uğultusunu duydum, gürleyerek uyaran
bütün dünyayı içine çekebilecek dalganın gürültüsünü duydum
elleri alevler içinde yüzlerce trampetçiyi duydum
kimsenin dinlemediği onbinlerce fısıltı duydum
duydum açlıktan kıvranan bir adamı, binlerce insanın gülüşünü duydum
lağımda ölmüş bir ozanın şarkısını duydum
daracık bir yolda ağlayan bir palyaçonun sesini duydum
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Kiminle tanıştın benim mavi gözlü oğlum?
kiminle tanıştın sevgili yavrucuğum?
ölü bir midillinin yanındaki ufak bir çocukla karşılaştım
siyah bir köpekle yürüyen beyaz bir adamla karşılaştım
vücudu yanmakta olan genç bir kadınla karşılaştım
genç bir kızla karşılaştım, bana bir gökkuşağı verdi.
aşkın yaraladığı bir adamla karşılaştım
nefretle yaralanmış bir başka adamla karşılaştım
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Peki şimdi ne yapacaksın benim mavi gözlü oğlum?
peki şimdi ne yapacaksın sevgili yavrucuğum?
yağmur inmeye başlamadan geri gideceğim
sık kara ormanın derinliklerine doğru yürüyeceğim
insanların çok ve ellerinin boş olduğu
zehir hapları atılmış suların aktığı
vadideki evin, nemli pis bir hapishaneyle biraraya geldiği
cellatların yüzlerinin her zaman iyi gizlendiği
siyahın renk, hiçin sayı olduğu...
ve anlatacağım, ve düşüneceğim, ve konuşacağım, ve soluyacağım onu
bütün ruhların görebilmesi için dağdan yansıtacağım onu
sonra batmaya başlayana kadar okyanusta duracağım
ama söylemeye başlamadan önce şarkımı iyi bileceğim
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Bob Dylan' a verilen bu ödül aslında Akademi' yi daha da zor durumda bırakacak gibi görünüyor. Çünkü ben hemen soruyorum, niye başka bir şarkı yazarı, ya da söz yazarı değil de Bob Dylan. Üstelik bir çok eleştirmene göre gençlik yıllarında söz yazmış sonra da durulmuş biri. Yani geçmişe verilmiş bir ödül. John Lennon' a da ödül verilebilir o zaman. Ya da Jim Morrison' a. Ya da yaşayan efsane Joan Baez'e. Ya da Jonis Joplin' e.
Kısacası Akademi' nin Bob Dylan'a verdiği nobelin açıklaması beni tam tatmin etmedi. Ödülün Bob Dylan' verilmesine karşı olduğumdan değil, yapılan açılamanın aklımdaki yeni bir soru oluşturmasından. NEDEN? 

4 Mart 2017 Cumartesi

Az mıyım? Çok muyum? Var mıyım? Yok muyum?

Kanada' da 1992 yılında Leonard Cohen ile yapılan bir röportaj'da Cohen'e kim olduğu sorulur?
Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Cohen;

"Ben bir romancı değilim. Bir şair değilim. Sonunda insan başka bir şey yapmayacağını anlıyor. Sosyal bir harekete liderlik yapmayacaksınız. Neslinizin aydın yüzü olmayacaksınız. Olabileceğinizi düşündüğünüz birçok şeyi olmayacaksınız. Günün güzel zamanlarında masanın önünde oturan ve kötü zamanlarında halının üzerinde yuvarlanan kişi olacaksınız. Yaptığınız bu. Popüler pazar için şarkılar yazıyorsunuz...Belki bir süreliğine kalıcı olacak bir rüyanız var." der.

Bu satırları yazarken radyoda çalan bir şarkı, o sözleri buraya yazamama neden olur.
"Az mıyım çok muyum var mıyım yok muyum ben kimim. Masal mıyım gerçek miyim kaç mıyım göç müyüm hiç miyim suç muyum ben kimim" 
Candan Erçetin devam eder,
"Geçimsizim bu günlerde
Kimsesizim bu yerlerde
Değersizim bu ellerde
Çaresizim doğduğum yerde
Gölgesizim her gün her yerde."

Son söz kulağımda tekrar yankılanır. "Çaresizim doğduğum yerde". Halbuki biz insanlar en çok doğduğumuz yerde ölmek isteriz. Kendimizi doğduğumuz yere ait hissederiz. Orada güvenliyizdir.

Şarkı biter, soru zihnimde dolaşmaya devam eder. "Ben kimim?"

Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Acaba bu kadar mı kendimi tanımıyorum? Sen Ankara'da yaşayan, İzmir'de doğmuş bir adamsın diyorum kendime. Eeeee. Sonrasında. İşte öyle yaşayıp gidiyorsun diyorum içimden. Başka bir şeyde gelmiyor kendimi tanımlayan.

Sonra Mevlana' nın Ben Kimim şiirini okuyorum.

Toz zerreleriyim ben
 gün ışığında.

 Güneşim 
 yusyuvarlak.

 Toz zerrelerine derim, 
“Kal.”

Güneşe derim, “Hareket et, 
 durmadan.”

Sabah sisiyim ve akşamın
 nefesiyim.

 Bir kavaklığın tepesinde rüzgâr
 ve sarp bir kayalığın üstüne çarpıp kırılan dalgalar.

 Orta direk, dümen, dümenci, 
 ve tekne omurgası,

mercan kayalığıyım aynı zamanda da 
 onların saplanıp kaldıkları.

Bir ağacım ben talimli bir papağanla dallarında.
 Sükut, düşünce, ve seda.

 Bir neyin içinden gelen ahenkli hava,
 bir taştan sıçrayan kıvılcım, bir titreme metalde.

 Hem mum,
 hem de onun etrafındaki deli pervane.

 Gül, 
 ve bülbül kaybolan güzel kokunun içinde.

 Varoluşun bütün sınıflarıyım, ve dönen samanyolu,
 evrimsel akıl.

 Kalkan ve inen.
 Olan ve olmayan.

 Sen
 Celâlettin’i bilen,

 sen 
 hepsinin içinde bir tane,

 söyle 
 ben kimim.

 Söyle
 BEN SENİM.

 (Çeviren: Vehbi Taşar, 31 Aralık, Sayfa 407, “A Year With Rumi, Daily Readings” Coleman Barks 
 with John Moyne, Nevit Ergan, A.J. Arberry, Reynold Nicolson, and others,
 HarperSan Francisco, 2006) (http://arsiv.mevsimsiz.net/y-6794/SOYLE_BEN_KiMiM._Mevlana)

Bütün bunların ötesinde insan kendisini tanımlamakta zorlanıyor diye düşünüyorum. Herkes hakkında konuşur da insan kendi hakkında konuşmaz bir türlü. Kendisini herkese anlatır da kendisine anlatmaz hiç.

Eski Yunan' da Delphi Tapınağı' nın girişinde "Know Theself" (Kendini Bil) yazdığı söylenmektedir. Socrattes' ın sözüdür. Platon seni sen yapan şey ruhdur demiş. Descartes ise bilinçdir demiş. Bunu daha da irdelersek birçok eski filozof ve son dönemin ünlü düşünürlerden birçok güzel söz okursunuz bu konuda.
Ama hiçbir size yardım etmez sadece onların ne dediğini öğrenirsiniz. Ama bu sözlerin hiç birinde "Ben kimim?" sorusunun yanıtını bulamazsınız. Çünkü o surunun yanıtı dışta değil içtedir.

Uzun yıllardır kendime sorduğum bu sorunun yanıtı nihayet bu satırları yazarken kulağıma fısıltı şeklinde geldi.


25 Şubat 2017 Cumartesi

Seninle bir dakika

Geçen Cuma günü işten erken çıkmıştım. Eve gelip üstümü değiştim ve bisikletimi arabaya yükledim. Bazı günler işten erken çıkar Eymir' de iki tur atar ve sonrasında da hemen eve dönerdim.
Bu sefer öyle olmadı. İkinci turu bitirmiştim ki, gölün kenarında bir grubun gitar çalmakta ve şarkı söylemekte olduğunu gördüm  İzin alıp, yanlarına oturdum. Saatlerce onları dinledim, şarkılarına eşlik ettim. Epeyce geç bir saate kadar kaldık. Gitme zamanı geldiğinde, herkes arabalarına binip, yola koyuldu. Ben ise bisikletime atlayıp, TRT kapısına doğru sürmeye başladım. Hiç bu saate kadar burada kalmamıştım. Yolda kimse olmadığı gibi bisikletimin ışığı yolu aydınlatamayacak kadar zayıftı. Her yer kapkaranlık ve ürkütücüydü. Gündüz güle oynaya sürdüğüm bu yollar korku filmini andırıyordu. Hızlıca pedallere basıp bir an önce arabaya ulaşmak istiyordum. Yokuş aşağı inerken bile pedalleri çeviriyor, olabildiğince hızlı gitmeye çalışıyordum. O kadar karanlıktı ki biri önüme çıksa kesin görmez çarpardım. Niye bu saate kadar kalmıştım ki. Üstelik hava iyice soğumuş burnum da akmaya başlamıştı.
Arada bir çukurlara giriyor ama buna rağmen hızımı kesmiyordum. Yolu hayal meyal görmeme rağmen daha hızlı gitmek için pedallere olanca gücümle basıyordum. Bu karanlık ve ıssızlık beni ürkütüyordu. Yokuş aşağı bir yola geldiğimde iyice hızlanmıştım. Bu arada iyi bağlamadığım kaskım kafamdan uçup gitti. Yere düşüşünün ve yuvarlanışın sesini duydum. Halen daha yolun üstünde olmalıydı. Çokta pahalıya almıştım.  O yüzden bırakıp gidemezdim. Frene sıkıca bastım. Tekerleklerden gelen sert bir sesle direksiyon iki yana sallanıp bisikletin arkası sola kayarak durdum. Bisikleti yere bırakıp, cebimdeki küçük feneri çıkararak yolda kaskımı aramaya başladım. Ne kadar geride kalmıştı acaba bir türlü bulamıyordum. Aceleyle ve telaşla arıyordum. Aklım hemen bisiklete atlayıp buradan kurtulmaktaydı. Yolun kenarında bir beyazlık hissettim, kaskım olabileceğini düşünerek feneri o tarafa çevirdim. Birden ürpererek iki adım geri attım. Yerde yaralı beyaz bir köpek yatıyordu. Arka kalçası kanlar içerisindeydi. Geriye doğru koşup bisiklete binip hemen kaçmayı düşündüm. Acaba bu halde koşabilir mi diye içimden geçirdim? Gündüz bisiklet sürerken defalarca yanlarından geçtiğim köpeklerden biri olmalıydı. O zaman hiç korkmadan önlerinden geçtiğim bu köpek, gecenin bu saatinde son derece korkutucu gelmişti bana. Aklımdan bin bir tane kaçış fikri geçmesine rağmen temkinli hareket etmeye karar verdim. Yavaşça geri geri adım attım. Biraz daha uzaklaşınca bisiklete doğru yürüyecek ve hemen kaçıp gidecektim.
Aniden bir ses işittim.
"Korkma."
Bu bir insandan olamayacak derecede kalın ama açık bir havada olamayacak kadar tok bir sesti. Hemen dönüp arkama baktım. Etrafımda hiç kimse yoktu. Tekrar aynı sesi duydum.
"Korkma. Biraz canım acıyor. Kalçam çok ağrıyor. Ama birazdan geçer." diye aynı tok sesi duydum.
Artık bundan sonra bir saniye daha burada kalamazdım.
Bisikleti bıraktığım yöne doğru hızlıca koştum. Ne kadar da geri gelmişim. Bisiklete bir türlü ulaşamıyordum. Ayağım sert bir metale çarptı, tökezleyerek yere düştüm. Hızlıca kalkıp çarptığım bisikleti yerden kaldırdım ve üzerine atladığım gibi pedallere bastım. Ne kadar gittiğimi bilmiyorum ama arabaya geldiğimde, bisikleti yarım yamalak arkaya tutturup, gaza bastım. 
Eve gidinceye kadar halen daha her yer gözüme karanlık geliyordu.

Sabah kötü bir kabusla uyanmış gibi yorgun ve bitkin halde yataktaydım. Daha gün yeni ağarıyordu. Yataktan çıkmakta acele etmedim. Biraz daha sağa sola dönüp uyumayı denedim. Ancak dün gece gördüğüm rüyanın halen daha etkisindeki zihnim uyamama izin vermedi. Kalkıp duşa girdim. Salonu havalandırmak için pencereyi açtığımda gözüm aşağıda duran arabama takıldı. Bisikletim  arabanın arkasında duruyordu. Panik halde saçlarım ıslak vaziyette aşağıya inip bisikleti eve çıkardım. Tüm gece arabanın arkasında öylece durmuştu. Halbuki başka bir gün, gündüz vakti böyle bıraksam bir saatte uçar giderdi.
Kafamda bir sürü düşüne hızla  dolaşıyordu. Hızlıca aşağıya inip, bagajda ve ön koltukta kaskımı aradım ama bulamadım. Kurulu oyuncak gibi hareket ediyordum. Arabaya binip, sabahın köründe Eymir' e gittim. Aklımda sürekli aynı düşünce vardı; dün geceki yaşadıklarım gerçek miydi yoksa rüya mıydı? Tabiki rüyaydı. Her zamanki gibi dün yine Eymir'e gitmiş, sonra erkenden eve dönmüştüm. Demek ki çok yorulmuşum ki hemen uyuya kalmıştım. Aklımdan sürekli bu düşünceleri geçiriyordum. Eymir'e vardığımda bisiklete atlayıp gölün çevresinde sürmeye başladım. Dün gece rüyamda karanlıkta panik halde sürdüğüm yollardan şimdi sakince geçiyordum. Yolun kenarında durup, geceki rüyamdaki ayrıntıları hatırlamaya çalıştım. Evet kesinlikle bir rüyaydı. Kaskı düşürdüğümü sandığım bölgeye geldiğimde bisikletten inip yürümeye başladım. Ortalıkta kask mask yoktu. Biraz daha yolda yürüdükten sonra, kendi kendime "Hayır o bir rüyaydı. Köpekler asla konuşamaz. Amma manyaksın. Bir de rüya mı gerçek mi diye soruyorsun kendine." diyerek, dünkü rüyamla tekrar yüzleşmeye çalıştım. Aramayı bırakıp, geriye doğru dönerken aniden yoldaki kanları gördüm. Kanları takip ettiğimde yol kenarındaki çimenlerin oraya kadar gidiyordu. Çimenlerin üzerinde beyaz kıllar vardı. "Saçmalama oğlum o bir rüyaydı. diyerek başımı kaldırdım. Çimenlerin biraz ilerisinde durmakta olan kaskımı gördüm

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...