25 Şubat 2017 Cumartesi

Seninle bir dakika

Geçen Cuma günü işten erken çıkmıştım. Eve gelip üstümü değiştim ve bisikletimi arabaya yükledim. Bazı günler işten erken çıkar Eymir' de iki tur atar ve sonrasında da hemen eve dönerdim.
Bu sefer öyle olmadı. İkinci turu bitirmiştim ki, gölün kenarında bir grubun gitar çalmakta ve şarkı söylemekte olduğunu gördüm  İzin alıp, yanlarına oturdum. Saatlerce onları dinledim, şarkılarına eşlik ettim. Epeyce geç bir saate kadar kaldık. Gitme zamanı geldiğinde, herkes arabalarına binip, yola koyuldu. Ben ise bisikletime atlayıp, TRT kapısına doğru sürmeye başladım. Hiç bu saate kadar burada kalmamıştım. Yolda kimse olmadığı gibi bisikletimin ışığı yolu aydınlatamayacak kadar zayıftı. Her yer kapkaranlık ve ürkütücüydü. Gündüz güle oynaya sürdüğüm bu yollar korku filmini andırıyordu. Hızlıca pedallere basıp bir an önce arabaya ulaşmak istiyordum. Yokuş aşağı inerken bile pedalleri çeviriyor, olabildiğince hızlı gitmeye çalışıyordum. O kadar karanlıktı ki biri önüme çıksa kesin görmez çarpardım. Niye bu saate kadar kalmıştım ki. Üstelik hava iyice soğumuş burnum da akmaya başlamıştı.
Arada bir çukurlara giriyor ama buna rağmen hızımı kesmiyordum. Yolu hayal meyal görmeme rağmen daha hızlı gitmek için pedallere olanca gücümle basıyordum. Bu karanlık ve ıssızlık beni ürkütüyordu. Yokuş aşağı bir yola geldiğimde iyice hızlanmıştım. Bu arada iyi bağlamadığım kaskım kafamdan uçup gitti. Yere düşüşünün ve yuvarlanışın sesini duydum. Halen daha yolun üstünde olmalıydı. Çokta pahalıya almıştım.  O yüzden bırakıp gidemezdim. Frene sıkıca bastım. Tekerleklerden gelen sert bir sesle direksiyon iki yana sallanıp bisikletin arkası sola kayarak durdum. Bisikleti yere bırakıp, cebimdeki küçük feneri çıkararak yolda kaskımı aramaya başladım. Ne kadar geride kalmıştı acaba bir türlü bulamıyordum. Aceleyle ve telaşla arıyordum. Aklım hemen bisiklete atlayıp buradan kurtulmaktaydı. Yolun kenarında bir beyazlık hissettim, kaskım olabileceğini düşünerek feneri o tarafa çevirdim. Birden ürpererek iki adım geri attım. Yerde yaralı beyaz bir köpek yatıyordu. Arka kalçası kanlar içerisindeydi. Geriye doğru koşup bisiklete binip hemen kaçmayı düşündüm. Acaba bu halde koşabilir mi diye içimden geçirdim? Gündüz bisiklet sürerken defalarca yanlarından geçtiğim köpeklerden biri olmalıydı. O zaman hiç korkmadan önlerinden geçtiğim bu köpek, gecenin bu saatinde son derece korkutucu gelmişti bana. Aklımdan bin bir tane kaçış fikri geçmesine rağmen temkinli hareket etmeye karar verdim. Yavaşça geri geri adım attım. Biraz daha uzaklaşınca bisiklete doğru yürüyecek ve hemen kaçıp gidecektim.
Aniden bir ses işittim.
"Korkma."
Bu bir insandan olamayacak derecede kalın ama açık bir havada olamayacak kadar tok bir sesti. Hemen dönüp arkama baktım. Etrafımda hiç kimse yoktu. Tekrar aynı sesi duydum.
"Korkma. Biraz canım acıyor. Kalçam çok ağrıyor. Ama birazdan geçer." diye aynı tok sesi duydum.
Artık bundan sonra bir saniye daha burada kalamazdım.
Bisikleti bıraktığım yöne doğru hızlıca koştum. Ne kadar da geri gelmişim. Bisiklete bir türlü ulaşamıyordum. Ayağım sert bir metale çarptı, tökezleyerek yere düştüm. Hızlıca kalkıp çarptığım bisikleti yerden kaldırdım ve üzerine atladığım gibi pedallere bastım. Ne kadar gittiğimi bilmiyorum ama arabaya geldiğimde, bisikleti yarım yamalak arkaya tutturup, gaza bastım. 
Eve gidinceye kadar halen daha her yer gözüme karanlık geliyordu.

Sabah kötü bir kabusla uyanmış gibi yorgun ve bitkin halde yataktaydım. Daha gün yeni ağarıyordu. Yataktan çıkmakta acele etmedim. Biraz daha sağa sola dönüp uyumayı denedim. Ancak dün gece gördüğüm rüyanın halen daha etkisindeki zihnim uyamama izin vermedi. Kalkıp duşa girdim. Salonu havalandırmak için pencereyi açtığımda gözüm aşağıda duran arabama takıldı. Bisikletim  arabanın arkasında duruyordu. Panik halde saçlarım ıslak vaziyette aşağıya inip bisikleti eve çıkardım. Tüm gece arabanın arkasında öylece durmuştu. Halbuki başka bir gün, gündüz vakti böyle bıraksam bir saatte uçar giderdi.
Kafamda bir sürü düşüne hızla  dolaşıyordu. Hızlıca aşağıya inip, bagajda ve ön koltukta kaskımı aradım ama bulamadım. Kurulu oyuncak gibi hareket ediyordum. Arabaya binip, sabahın köründe Eymir' e gittim. Aklımda sürekli aynı düşünce vardı; dün geceki yaşadıklarım gerçek miydi yoksa rüya mıydı? Tabiki rüyaydı. Her zamanki gibi dün yine Eymir'e gitmiş, sonra erkenden eve dönmüştüm. Demek ki çok yorulmuşum ki hemen uyuya kalmıştım. Aklımdan sürekli bu düşünceleri geçiriyordum. Eymir'e vardığımda bisiklete atlayıp gölün çevresinde sürmeye başladım. Dün gece rüyamda karanlıkta panik halde sürdüğüm yollardan şimdi sakince geçiyordum. Yolun kenarında durup, geceki rüyamdaki ayrıntıları hatırlamaya çalıştım. Evet kesinlikle bir rüyaydı. Kaskı düşürdüğümü sandığım bölgeye geldiğimde bisikletten inip yürümeye başladım. Ortalıkta kask mask yoktu. Biraz daha yolda yürüdükten sonra, kendi kendime "Hayır o bir rüyaydı. Köpekler asla konuşamaz. Amma manyaksın. Bir de rüya mı gerçek mi diye soruyorsun kendine." diyerek, dünkü rüyamla tekrar yüzleşmeye çalıştım. Aramayı bırakıp, geriye doğru dönerken aniden yoldaki kanları gördüm. Kanları takip ettiğimde yol kenarındaki çimenlerin oraya kadar gidiyordu. Çimenlerin üzerinde beyaz kıllar vardı. "Saçmalama oğlum o bir rüyaydı. diyerek başımı kaldırdım. Çimenlerin biraz ilerisinde durmakta olan kaskımı gördüm

19 Şubat 2017 Pazar

Sezgin Kaymaz

Sezgin Kaymaz' la yapılan Kitap Ağacı Ankara toplantılarından birinde, bir soru gelir,

"Kitaplarınızdan filmi çekilen oldu mu?"

"Bu yönde çalışmalar oldu ama sonuçlanmadı."

Konu kitapların senaryolaştırılmasına gelir.

"Bazı kitapların senaryoları kitabı yansıtmıyor, kitabı okuduğunuzda filminden çok farklı geliyor ya da tam tersi okuduğunuz bir kitabın filmini izlediğinizde alakasız bir film izlemiş gibi oluyorsunuz. Sizin kitaplarınız da senaryosunda çok farklı çok değişik şeyler olursa tepkiniz ne olur." sorusuna;

Sezgin Kaymaz,

"Valla bunu çok düşünmedim. İşin aslı ben kitabımı yazar bırakırım. Bir daha geriye dönüp bakmam. Benim kitabım bellidir, ordadır, onu nasıl film yaptıklarıyla da pek ilgilenmem herhalde." der.

Sezgin Kaymaz'ın bu sözünden çıkarak, Bakele kitabından küçük bir alıntıyı buraya koyabilirim diye düşündüm.

....
Sonunda geldi çattı veli toplantısı. Çok dolu gitti annem:"Seni öğretmenine şikayet edeyim de gör."

O toplantıdan döndüğünde biz arkadaşlarla sokakta oynuyorduk. Koştum hemen.

"Ne dedi öğretmen? Ettin mi şikayet?"

"Etmedim." dedi. Durulmuştu.

"Yek yee..." diye düşünüyordum ben. "Şikayet etti de öğretmen bi azarladı, korktu tabii."

Sahiden şikayet etmemiş halbuki. "Anam..." dedi o akşam oturmaya gelen Avniye' nin annesine. "Kadıncağızın ahı gitmiş vahı kalmış. Elleri titriyor, bizim oğlan da o titrek titrek yazdığı için bütün çizgilerini titretir oldu, doğrusu o sanıyor, laf geçiremiyorum. Görsen acırsın kadına, kalemini yedi sekiz sefer düşürdü, gözleri de seçemiyor, biz kalktık verdik. Nasıl düz çizgi çizsin yazık? Ay dili de fena... Çizgiye cızgı diyor, patatese battis diyor, gazoza kazuz...Kırıp incitmeden ikaz edeyim dedim, "Çok pardon!" dedi gözleri dolu dolu, ben de bilemedim ne yapacağımı, Müdüre söylesem de şube değiştirmeye kalksam sebep soracak adam, kadına ayıpolacak. Bir tarafta o, bir tarafta çocuğun istikbali. Şaşarıdım kaldım."

İki sene daha okuttu bizim sınıfı Vildan Öğretmen. Sonra emekliye ayrıldı, gitti. Dördüncü sınıfta yerine gelen Reyha Öğretmen durumun vahametini görüp dersleri birinci sınıf seviyesinden başlattıysa da beşin sonuna kadar düz cızgı cızdıramadı hiç birimize.. "Bari cızgı demeyin." diye hem yalvardı, hem sıra dayağından geçirdi.

Başkaları ne der, nasıl düşünür bilmem. Bana göre özrü kabahatlerinden büyük insanların başında ilkokul öğretmenleri gelir. Ben böyle düşünürüm. Şu yaşıma geldim, her düz çizgi bana bir sanat eseri gibi görünür. "Ordaki-Burdaki" diyemem; "Ordaakı" derim. "Burdaakı" derim, "Kül taplası" derim.

Çizgiye de hala cızgı derim.

Bakele/Sezgin Kaymaz


Tabii bu öyküyü okuduktan sonra hemen ben de başımdan geçen olayları anımsamaya başladım. Çünkü benim de orta okuldaki matematik öğretmenim çizgi ye cızgı derdi. Beni tahtaya kaldırdığında, "Oğlum sorunun altına bir cızgı cız. Cız cız cız... daha uzun cız. Tahtanın bir tarafından diğer tarafına cızıkle."
Ben de boydan boya çizerdim.
Hatta doğrusu bildiğim halde bazen onu taklit eder konuşmalarımda "buraya bir cızgı cızelim" derdim.
O değil de beni asıl üzen olay ise ilkokul öğretmenimdi.
Nedense ilkokul öğretmenlerini hiç sevmem o yüzden. Bir çocuğun (ki ben onlara bebeklik döneminden çocukluk dönemine geçen geç bebeklik dönemindekiler diyorum. Çünkü onlar halen daha bebektirler, hala daha gözleri oyundadır. Her şeyi oyun oynayarak yapmak isterler. Evde anneleriyle okulda öğretmenleri arasında kalmış körpecik geç bebeklerdir onlar.) en önemli döneminde karşılaştığı en önemli insandır ilkokul öğretmenleri. Bir insanın hayatında bundan daha önemli bir sosyal değişiklik yoktur. Eğer ilkokul öğretmeniniz benim ilkokul öğretmenin gibiyse tam anlamıyla fiyaskodur. Sabırsız, inatçı, sevgisiz ilkokul öğretmenlerinin elinde kalan bu bebeciklere hep çok acımışımdır.
O yüzden ilkokul öğretmenlerinin Hacettepe'deki profesörlerden daha profesör olması gerektiğini düşünmüşümdür.
Her şeye rağmen ilkokul öğretmenimin, yine de, bende emeği vardır diyerekten uzatmıyorum lafı.

11 Şubat 2017 Cumartesi

Senin için benden vazgeçerim..

Gülyüzlüm....Gülsün yüzün...

Ankara'ya 88 yılında geldim. O zamanlar liseyi yeni bitirmiş üniversiteyi kazanmıştım.
İlk kez İzmir dışında bir yere gelmiştim.
Benim için Türkiye sadece İzmir'den ibaretti.

Liseyi ilk bitiren erkekler ne yapar,
Ya bıyık ya sakal bırakırlar..


Herhalde benimde bıyıklarım vardı. Tam hatırlamıyorum. Sonra da hiç bırakmadım. Her sabah traş oldum. Şimdileri cumartesi pazarları da traş oluyorum.

Ben seni kaç kere sevdiğimi unuttum..

Lise yıllarımda -İzmirdeyken- troleybüslere binerdim. Ankarada yoktu. Her yokuştan sonra karşıda denizi görürdüm. O da yoktu. Ortaokul zamanımda Fahrettin Altay-Üçkuyular ve Üçkuyular-Montrö hattında çalışan uzun taksi dolmuşlar vardı. Öne üç kişi otururduk. Onlar Mithatpaşa Caddesinden giderdi. İnönü caddesinde büyük dolmuşlar vardı. Mithatpaşa caddesinde en çok Vali Konağı, Köşk, Güzelyalı, Göztepe ve Sinema durağını severdim. Ankara'da onlardan da yoktu. İzmirde dolmuşa şortla binerdik. Ankarada.....

Susuz Dede boş bir tepeydi. Uçurtma uçururduk. Ankara'da Susuz Dede yoktu.

Konaktan Üçkuyulara yürürdüm. Üşenmez bir de geri giderdim. Ankara'da Konak yoktu...

O zamanlar Fuar'ın 5 kapısı vardı. Şimdi kaç tane bilmiyorum. Ankara'da Fuar yoktu.

Kordon'da yürürdüm. 15 yaşındaydım. Rüzgar, dalgalardan küçük damlacıkları havaya kaldırır yüzüme vururdu. Ankara'da dalga yoktu.

Ben yağmuru gözlerinde, günahı bedeninde tanıyıpta sevmişim. Şarabı dudağından içip öyle sevmişim...Gülyüzlüm...

İzmir'de hep güneş vardı. Meltem vardı. Ankara güneşte yoktu meltemde..

Sen bu kalbin bir tanesisin.Gülyüzlüm.



Bazıları şarkı sözü bazıları içimin sözü...Ama Ankara'da sen vardın gülyüzlüm...

Senden gelirse.

Senden gelirse

Bir alışkanlığım var.
Güzel olan her şeyi severim.
Hele o güzellik senden gelirse.
Öyle bir severim ki,
Duymayan yürek kalmaz.

Demli Şiir / Demli Hayat Şiir


10 Şubat 2017 Cuma

İhtiyaçlar Kitabı (İhtiyaçlar Değişir)


Büyük bir iç sıkıntısıyla uykusundan uyandı. Atletle yattığı halde sırılsıklam ter içindeydi. Yatağında doğruldu ve atletini çıkardı. Nefesi hızlıydı. Karnı bir iniyor bir çıkıyordu. Gördüğü rüyayı hatırlamaya çalıştı ama hatırlayamadı.
Dünkü yaşadığı olayların sıkıntısını hala üzerinden atamamıştı.
Hemen komidinin üzerindeki kitabına uzandı.
Kitabın beyaz bir kabı vardı. Siyah büyük harflerle adı yazılıydı. "İHTİYAÇLAR KİTABI". Başlığın altında küçük harflerle "İhtiyaçlar değişir." yazılıydı.
Kitabın kırkıncı sayfasını açtı. Her ihtiyaç duyduğunda, kırkıncı sayfayı okurdu.
"Bir şey yok. Hayata devam..."
Kitabı kapattı ve yerine koydu.
Odadan çıktı.
Bir daha ihtiyaç duyduğunda yine kitabın kırkıncı sayfasına bakacaktı. Daha önce binlerce kez bakmıştı ve her baktığında kırkıncı sayfada başka bir şey yazıyordu.

Yanağınla dokun olur mu?

Yanağınla dokun olur mu?

Bir şey gelirse aklına,
dökülsün tel tel dudaklarından,
unutur gidersin,
bekleme söyle bana.
Bir daha diz dize duramazsak
dokun şimdiden yanaklarıma,
ama yanağınla dokun olur mu?
Belki bir gelmezsin yanıma.

Demli Şiir / Demli Hayat Şiir

5 Şubat 2017 Pazar

Bilen ve bilmeyen - Çin Atasözü

Bir Çin Atasözü der ki;


Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen bir aptaldır. Ondan sakının.
Bilmeyen ve bilmediğini bilen bir öğrencidir. Ona öğretin.
Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır. Onu uyandırın.
Bilen ve bildiğini bilen akıllıdır. Onu izleyin.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...