29 Ocak 2017 Pazar

Bu hayatta, kanıyor muyuz? Bilmiyor muyuz?



Sahiden bunları yapabilmek mümkün müydü? Yoksa bir hayal dünyası mıydı.? Yoksa her şey bir rastlantıdan mı ibaretti?
Ya da dedikleri gibi bitmiş yaşanmış bir hayatı yeniden mi yaşıyorduk. Olacaklar önceden belirlenmiş miydi? Biz sadece sabah oynanmış bir maçın tekrarını akşam televizyonda izler gibi mi yaşıyorduk hayatımızı? Bu yazdıklarımı aslında çok önce mi yazmıştım?
Ya da milyonlarca tercih hakkımdan birini kullanmış bunları yazarken ben, başka bir ben diğer tercihini mi yaşıyordu? Ne kadara bölünmüştü yol. Kaç milyar taneydi? Ya da her biri başka bir birey miydi benden kopup giden. Benden bir şey kopup gitmesin diye yol ağzında tercih yapmamalı mıydım?
Peki her şey benim tercihimse al şimdi değiştirdim dediğimde niye değişmiyordu hiçbir şey. Kontrat mı istiyordu benden hayat. İmza mı atmalıydım alnıma?
Derin bir nefes aldığımda dünyadaki bütün havayı niye çekemiyordum? Niye duruyordu nefes? Niye sınırlanmıştı her şey.
Ya diğer insanlar. Eğer onlar benim tercihimse elimi şaklattığımdan niye “puff” diye yok olmuyorlardı? Ya da sen git dediğimde o niye halen daha orada duruyordu. Üstelik daha da burnumun dibinde bitiyordu.
Peki her şey için zaman gerekliyse, bazı şeyleri zamana bırakmam gerekiyorsa, peki o şeyler niye aniden oluyordu? Pat diye.
Bazıları günlerce hayalini kurarken dünya nasıl oluyordu da bazılarının ayakları altında oluyordu? Onlar daha mı hayalciydi?
Ya kuantuma ne demeli? Yoksa o da mı kandırıyordu bizi?

Yoksa bu hayatta, kanıyor muyduk? Bilmiyor muyduk?

28 Ocak 2017 Cumartesi

Veda Busesi - Buruk bir hikaye

Veda Busesi, Şair Orhan Seyfi Orhon' un kızı için yazdığı Yusuf Nalkesen' in bestelediği şiirdir. Bu şiir sözleri itibarıyla iki aşığın birbirine yazığı şiir olarak algılanmıştır hep. Hatta aynı isimle çekilen Yeşilçam filminde bile iki aşık arasında geçen hikaye anlatılmıştır. Yotube'da bu şarkı altına yorum yapanlar hep aşıkların birbirlerine söylediği sözler olarak algılayıp, kendi aşklarına ithaf etmişlerdir bu şarkıyı.
Hatta en ünlü yorumcular sözlerini bile yanlış söylemekten çekinmemişlerdir bu şarkının. (Bkz. Tarkan) Tabii her zaman olduğu gibi en  doğrusunu şiirin gerçek sözlerinin hakkını vererek Zeki Müren söylemiştir.

Veda Busesi, Zeki Müren' den sonra, Nesrin Sipahi, Melahat Gülses, Bülent Ersoy, Muazzez Ersoy, Hüner Coşkuner, Tarkan, Zara, Pamela, Zakkum, Hakan Peker, İzel, Ebru Gündeş ve daha birçok sanatçı tarafından söylenmiştir.




Şiirin/şarkını hikayesine gelince;


Ölümünden hemen önce kızı, babasından "gidişine ağlamaması" konusunda söz istemiş, babasıda bu sözü hemen verir. Ama baba kalbi, o anda verdiği sözü tutamaz ve kızı ile arasında geçen o son anları şiire dökmekten kendini alamaz.


VEDA

Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

Hani ey gözlerim bu son vedada,
Yolunu kaybeden yolcunun dağda
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın

Gelse de en acı sözler dilime
Uçacak sanırdım birkaç kelime...
Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?


Tabii böyle acıklı bir hikayeyi öğrenince eksik kısımları küçük bir hikayeyle tamamlamak istedim.

Babası odanın kapısını açarken biraz duraksadı. Sessizce kapının kolunu aşağıya indirdi. Bugün daha iyi olması için dua etti. İnşallah hali vakti yerinde olur yüzü güler diye iç çekti. Tüm gün boyunca doyasıya ona sarılmayı düşünüyordu. O yüzden bütün işlerini iptal etmiş, akşama kadar onun yanında oturmayı planlamıştı. Eğer her şey istediği gibi olursa belki birlikte bahçeye çıkıp, o en sevdiği ağacın altında bile oturabilirlerdi. Bunun için sabahın erken saatlerinde bakıcısıyla birlikte masa ve sandalyeleri ağacın altına taşımışlardı bile. İçeriye girdiğinde odanın kalın perdesi boydan boya kapalı haldeydi. Karanlıktan hiçbir şey tam olarak seçilemiyordu. Uyuyup uyumadığını anlamak için biraz gözünün alışmasını bekledi ve usulca yatağın üstüne eğildi. Sanki tüm gece boyunca uyku girmemiş yan kıvrımlarından gözyaşı dökülmüş, kısık iki gözle karşılaştı. Altın sarısı uzun saçları, yastığın üstüne çıkmıştı. Eliyle kıyafetinin boyun kısmını elledi. Sırılsıklamdı. Kızı perişan halde gözüküyordu. Gözleri hemen yaşaran baba, kızının bu halini görmesini istemeyerek usulca eğildi ve dudaklarını alnına koydu. Öpmedi. Çünkü öpmek çok kısa bir andı. O bu anın hiç bitmesini istemiyordu. Dudakları kızının alnında öylece bekledi. Derin derin nefeslerle kokusunu içine çekti.
Bu aralar hep aklına gelen anıları tekrar gözlerinin önünde canlandı. İlk kızını daha bebekken havaleden kaybetmişlerdi. Eşiyle birlikte bu üzüntüyü atlatamamışlar neredeyse yıllarca birbirleriyle konuşmamışlardı. Sanki her ikisi de bu ölümden kendilerini suçluyor, birbirlerine karşı suçluluk duyuyorlardı. Her konuştuklarında bu konu açıldığından dolayı acılarını büyütmemek için sessizce yaşayıp gidiyorlardı. Ta ki yeniden çok sahibi olmak istemelerine kadar.
Kız eliyle babasının kolunu tuttu. Ancak baba dudaklarını kızının alnından ayırmadı. Ama biraz daha öyle durursa gözyaşları kızının alnına düşecek ve ağladığı anlaşılacaktı. Başını kaldırmadan boştaki elinin parmaklarıyla gözyaşlarını sildi. Yatağın yanındaki sandalyeye otururken kızının elini alıp yanağına koydu. Elleri alev alev yanıyordu. Belli ki tüm gece kimseyi uyandırmadan ateşler içinde yatakta kıvranmıştı. O kadar bitkin düşmüştü ki gülümsemek isterken bile yanakları bu isteğine cevap veremiyordu.
Çok kısık bir sesle,
“Dün gece annemi rüyamda gördüm baba.” diyebildi.
Babası ses çıkarmadan bir iç çekti ve gözlerini yerden kaldırmadı. Kızı devam etti.
“İlk kez bu kadar çok güldüğünü gördüm. Gel sana sarılayım diyordu.”
Babasının iç ağlayışı hıçkırıklara dönüştü. Eşini bir yıl önce, kızı henüz yeni hastalandığında kaybetmişlerdi. Aniden ateşli bir hastalığa tutulmuş ancak tüm ısrarlara rağmen tedavi olmayı reddetmiş adete ölümü beklemişti.
Kızı güçlükle konuştu.
“Annemin öldüğü günü hatırlıyorum. Günlerce ağlamıştın. Şu son anlarımda senden bir şey istiyorum babacığım.” dedi
Babası n istersen iste yeter ki sana bir şey olmasın dere gibi başını salladı.
“Ben öldükten sonra ağlamayacaksın. Gözünden bir damla yaş bile düşmeyecek anlaştık mı? Bunu benim için yapabilir misin?” dedi.
Babası imkansızı isteyen kızına baktı, ağlamaklı halini bastırarak ve dudağına düşen göz yaşlarını dudağını içe kıvırarak saklamaya çalışarak hafifçe yine başını salladı. Cebinden çıkardığı mendille önce yüzündeki yaşları sonra da henüz yeni yeni gözyaşlarından boşalmaya devam eden yaşları sildi. Bak sana söz veriyorum asla ağlamayacağım der gibi kızının yüzüne baktı.
Kız çok zor nefes alıyordu. Adete solunumu durmak üzereydi. Birkaç saniye içinde de nefes alış verişleri kesildi. Başı yana düştü.
Baba hıçkırıklar içinde kızını kucağına aldı. Kızın cansız bedeni halen daha ateşler içerisindeydi. Buna rağmen kızı battaniyeye sardı. Dışarıda üşümesinden korkuyordu. Evin kapısını dirseğiyle açıp bahçeye çıktı. Kızını sandalyeye oturtup, üstünü sıkıca battaniyeyle örttü. Yanıbaşında yere çöktü. Başını kızını kucağına yatırdı ve hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
Başını kaldırıp kızının o güzel yüzüne bir kez daha baktı.
O zaman dillerinden bu sözler döküldü.

Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni

Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?




Keşke Tarkan bu güzel yorumunu sözlerini de doğru söyleyerek taçlandırsaymış.



26 Ocak 2017 Perşembe

Bir Garip Orhan Veli - Müşfik Kenter

1987 yılıydı. İzmir Atatürk Lisesi ikinci sınıftaydım. Bir akşam Atatürk Kültür Merkezi' ne götürmüşlerdi bizi. İlk kez o zaman gitmiştim tiyatroya. Müşfik Kenter' in "Bir Garip Orhan Veli" tiyatrosunu izlemiştim. Daha sonrasında da yine aynı yerde Suna Kan' ı dinlemiştik sınıfça.

Sonrasında harçlıklarımla aşağıdaki kaseti almıştım. Sonra da hemen şiir kitabını.




O kadar çok sevmiştim ki Orhan Veli' yi onu taklit eden şiirler yazmıştım o günlerde. Hatta Müşfik Kenter'i taklit eder tarzda kendi sesimden şiilerini kaydetmiştim kasete.

Genelde geçmiş günlerle ilgili cümle kurarken devrik cümle kurmayı seçtiğimi fark ettim. Ne de olsa geçmiş günler, devrik günler...

İstanbul'da Boğaziçi'nde
Bir garip Orhan Veli'yim
Veli'nin oğluyum
Tarifsiz kederler içindeyim

Urumeli Hisarı'na oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum

İstanbul'un mermer taşları
Başıma da konuyor martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edalım...
Senin yüzünden bu halim.

İstanbul'un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne

Sevdalım...
Boynuna vebalim

İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim
Bir garip Orhan Veli’yim


En çok sevdiğim şiiri ise;

Mektup alır, efkarlanırım;
Rakı içer, efkarlanırım;
Yola çıkar, efkarlanırım.
Ne olacak bunun sonu, bilmem.
"Kazım'ın" türküsünü söylerler,
Üsküdar'da;
Efkarlanırım.

Buyrun dinleyin şiirleri,


8 Ocak 2017 Pazar

Gerçeğin çölüne hoş geldin.



Neo: Bu gerçek değil mi?

Morpheus: "Gerçek" nedir? Gerçeği" nasıl tanımlarsın? Eğer, hissedebildiğin.....koklayıp, tadıp, görebildiğin şeylerden söz ediyorsan "gerçek", beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır. Bu, bildiğin dünya. 20. yüzyılın sonundaki dünya. Şu anda sadece beyin etkileşimli bir simülasyonun parçası. Buna Matrix diyoruz. Bir hayal dünyasında yaşıyordun. Bu, bugünkü haliyle gerçek dünya.
Gerçeğin çölüne hoş geldin."

1 Ocak 2017 Pazar

Bir yazar olarak para kazanamayacağımı anlamıştım.



Paul Zollo: Neden şiir ve romandan şarkı yazarlığına geçtiniz?
Leonard Cohen: Hiçbir zaman aralarında bir fark görmedim. Bir şair ve romancı olarak para kazanamayacağımı anlamıştım. Ancak ekonomik bir problemi çözmek için bir şarkı yazarı veya şarkıcı olmak, çılgınlığın doruk noktasıdır, özellikle de 30' lu yaşların başında. Bu nedenle, bunu niye yaptığımı bilmiyorum. Sadece akışa göre hareket ediyorum.
Tek bildiğim çok iyi bir roman olduğunu düşündüğüm Görkemli Kaybedenler' i yazdığım. Roman , çok önemli bir çalışma olarak görüldü, edebiyat eleştirmenleri tarafından beğenildi. Belki iyi, belki değil, km bilir. Ama ben yeterliydim. Gel gör ki faturalarımı ödeyemiyordum. Kitap sadece 2 bin kopya satmıştı. Yani başka  bir romana başlamak çılgınlık olurdu.
Paul Zollo Röportaj/Şubat 1992. Bir Leonard Cohen Kitabı

Buradaki "2 bin kopya kelimesi" çok ilgimi çekti. Kanada gibi bir yerde 2 bin kopya satması ilginç. Tabii daha o zamanlar Leonard Cohen adını bilen yok ama olsun.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...