17 Haziran 2017 Cumartesi

Yalnızlık üzerine

Mutluluğun gözü kördür,
Yalnızlık sağır.
Ondandır biri tökezleyerek yürür,
Öbürü uykusunda bile bağırır.

Özdemir Asaf


Diyor ki yazar. "İnsanları sevmem için yalnız kalmam lazım."

Hangi yazarın söylediğini hatırlayamadım, belki de uydurdum.


Cemal Süreya:

"Yalnızlığı soruyorlar; yalnızlık bir ovanın düz oluşu gibi bir şey." diyor.

Ne kadar güzel söylemiş.


3 Haziran 2017 Cumartesi

28 Mayıs 2017 Pazar

Değersizim duygusu erteleme yaratır.

Eğer içsel inanç sistemlerimden veya düşünce kalıplarımdan biri "Ben değersiz biriyim" ise, bunun dışa yansımalarından biri de "sürekli erteleme" olacaktır. Erteleme, istediğimizi söylediğimiz şeyi yapmaktan bizi alıkoyan şeylerden biri değil mi? Yapacakları veya olacaklarını söyledikleri şeyleri sürekli erteleyen insanların çoğu, bu yüzden kendilerini suçlamak için çok zaman ve enerji harcarlar. Kendilerine tembel damgası vurur ve "kötü insan" oldukları duygusuna kapılırlar.

Loise Hay, Düşünce Gücüyle Tedavi.

19 Mayıs 2017 Cuma

Kimyasal dinlenme



Düzenliliğin sağlığın ilk adımı olduğunu söyleyen Hipokrat idi. O, birçok çağdaş şifacının da inandığı gibi, ikinci adımın dinlenme olduğuna inanırdı; sadece fiziksel dinlenme değil faka daha da önemli sayılan kimyasal dinlenme. Ancak onun tavsiye ettiği kimyasal dinlenme, bedeni yiyip içmekten alıkoyarak, onun kendi kendini arıtmasına ve içinde birikmiş artık nesneleri atmasına izin vermekti.

Ruhsal Şifa Teknikleri / Keith Sherwood


1 Mayıs 2017 Pazartesi

Bu saatten sonra sarhoşum.

İçtik dostlar,
masada hala dolu bardaklarımız,
bu saatten sonra sarhoşuz.

Şöyle bir kadeh tokuşturalım,
dertlerimiz arada kırılsın
bu saatten sonra sarhoşum.

İyi ki geldik,
az kalsın evde oturacaktık
bu saatten sonra sarhoşuz.

Kaldırın bardakları
öpme zamanı geldi herkesi
bu saatten sonra sarhoşuz.

Bırak kalbin kırıldıysa
bizim kalbimiz sana da yeter
bu saatten sonra sarhoşum.

Hayatı demli yaşamaya geldik,
bulaşsın sana sarhoşluğumuz
bu saatten sonra sarhoşuz.

Eyy hayat
bu saatten sonra çok sarhoşuz.

30 Nisan 2017 Pazar

İçimizdeki Şaman / Nil Gün

Foça 2009 / Demli Hayat


Küçük bir alıntı,

"Bazen yaşananları düşündükçe uyku uyuyamaz ya da çok uyur, yemek yiyemez ya da çok yer, kabuslar görebilir, vücudumuzda hayali ağrılar yaratabiliriz. Aslında tüm bunlar orijinal korku yaratan olguyla bağlantımızı tamamlamak ve özgürleşmek içindir. Kabuslar bu deneyimden öğrenmemiz gereken ve kaçırdığımız bazı verileri bize sunmak içindir. Kabusları bilinçlice aşmak için uyanık halde olayı hayalimizde yeniden yaşamak gerekir. Bilinçle yaşanan bir olaya bilinçaltı artık müdahale etmez."

Nil Gün

26 Mart 2017 Pazar

Ben o kadar zengin değilim.

Cemil Bey işyerinin en eski çalışanlarındandır. Çalışanların hepsi onu tanır ama birçoğu onunla konuşmayı tercih etmez. Hatta bazı özellikleri alay konusu bile olmuştur. Her öğle arası iş yerini yemekhanesine yemeğini yer, biraz caddede dolaşır daha iş başlamadan önce odasına gelir çayını içer.

O gün işyeri çalışanlarından iki kadın cadde üzerindeki yakınlarda bir kafeye oturmuş yemek yiyorlardır. Uzaklardan yürüyüş halindeki Cemil Bey' i görünce sohbet konuları hemen değişmiştir.

- Ayy şu gelen Cemil Bey'i görüyor musun? Ömrümde onun kadar cimrisine rastlamadım. Allah ailesine sabır versin. Pinti mi pinti, cimri mi cimri böylesini görmedim.

-Vallahi haklısın. Ben yıllardır tanırım, her öğlen yemekhaneden yemek yer,  dışarıda bir bardak çay içtiğini görmedim. İnsan arada bir çıkıp dışarıda şöyle bir bardak olsun çay içmez mi? Mezara götürecek paraları...

-Doğru söylüyorsun. Bir arkadaşına çay ısmarlamışlığı yoktur. Cimri herifin teki..

O sırada masaya hesap gelmiştir. 40 TL gelen hesabı iki arkadaş bölüşmüştür. Cemil Bey kafenin bahçesinde oturan iki arkadaşın yanından sessizce geçip gitmiştir. Arkasından baktıkları Cemil Bey'in kolundan bir kişinin çekiştirdiğini görür iki arkadaş. Yaşlı bir kadın Cemil Bey' i kolundan tutmuştur. Pek dilenciye benzememekle birlikte Cemil Bey' den bir şeyler istediği anlaşılmaktadır. Cemil Bey ceketinin düğmelerini açar ve iç cebinden bir zarf çıkarır. O sırada cebinde bir çok zarf daha olduğunu görür iki arkadaş. Cemil Bey çıkardığı beyaz zarfı kadına verir. Yaşıl kadın elinde zarf Cemil Bey'in yanından uzaklaşarak cafenin önüne gelir. Elindeki zarfı yırtmadan sakince açar sanki daha önce defalarca yaptığı gibi. Yaşlı kadının açtığı zarfın içinde 100 TL' lik dört beş banknotu anca sayabilir iki arkadaş. Yaşlı kadın başını göğe kaldırıp dudaklarını mırıldatır. Cemil Bey çoktan işyerine varmıştır.
İki kadın hiç konuşamadan düşüncelere dalar.
"Bu kadar parayı bir dilenciye verecek kadar zengin değildir ikisi de."


Demli Hayat - Şiir - Sen bu akşam

Sen bu akşam


Rakının verdiği
serbest uçuş izniyle
sana kondum bu akşam
Çantamdan çıkardığım
not defterime
bastırarak SEN yazdım bu akşam
Şimdiye kadar ki
en güzel SEN' i
ben yazdım bu akşam.
Ve senden vazgeçtim
bardan çıkarak bu akşam.

Demli Hayat/Şiir 24 Mart 2016

16 Mart 2017 Perşembe

Güzel sevmeyene adam denir mi



Barış Manço' nun en bilinen şarkılarından biridir "Sarı çizmeli Mehmet Ağa". Şarkı "Yaz dostum güzel sevmeyene adam denir mi" diye başlar. Ama dikkatinizi çekerim "güzeli sevmeyene" değil "güzel sevmeyene" diye..
Yani adam dediğin güzel sevendir, güzel konuşandır, güzel davranandır. Güzel insandır. Adamlığın tanımı güzelliktir.


14 Mart 2017 Salı

Sen beni cebinde saklayamazsın

Islak üstüme sıçrayan su gibisin.
bir anlam ifade etmiyor damlaların
Tanıdık ve bildik,
Çok eski bir his gibisin
Duygumu değiştirmeyen.
Demli Hayat

12 Mart 2017 Pazar

Nobel Edebiyat Ödülü 20 yaşındaki Bob Dylan'a mı verildi.

Nobel Edebiyat Ödülü, 20 yaşındaki Bob Dylan' a mı verildi? Niye bu başlığı attım? Aslında 20 ve 30 yaşları arasındaki Bob Dylan'a mı verildi demek daha doğru olurdu ama o biraz uzundu.


"cellatların yüzlerinin her zaman iyi gizlendiği
siyahın renk, hiçin sayı olduğu... "



Geçtiğimiz yıl Nobel Edebiyat Ödülü' ne layık görülen Bob Dylan' ın bu ödüle layık görülmesinin nedeni merak konusu olmuştu. Nobel Akademisi, Bob Dylan' ın "Amerikan şarkı geleneğine yeni ve şiirsel bir ifade tarzı getirdiğini" söyleyerek bu duruma açıklık getirmişti.
Tabii bu açıklama, herkes gibi benim de bütün dikkatimi Dylan' ın yazdığı şiirlere çevirdi. Neydi Bob Dylan' a ödül aldıran şiirler. Bir şarkıcı ne yazmıştı böyle edebi olan.
Bunu anlamak bizim ülkemiz insanları için biraz zordur. Çünkü bizde şairlikten çok söz yazarlığı vardır. Sezen Aksu bizim için şarkıcıdır. Şair değildir. Kendi şarkılarının sözlerini yazar. Wikipedia' da Sezen Aksu için yazılmış makalede, "Türk şarkıcı, söz yazarı ve besteci" yazar. Zaten biz de böyle biliriz. Söz yazarlığı denince akla gelen ilk isimlerden biri de Aysel Gürel'dir.  Onu bile birçok kişi söz yazarı olarak tanırdı. Bir de ülkemizde çok ünlü şarkılar vardır, sözleri saçma sapan, çok güzel sözler vardır ezgileri silik olan. Peki şairlik nedir? Aradaki fark nedir? Bu sorulara birazdan döneriz.

Dylan' ın ödülüne geri döndüğümüzde, Nobel Akademisi' nin açıklamasından anladığımız, Bob Dylan' ın yaşamı boyunca yaptığı edebiyat çalışmalarına ödül verildiğidir. Ancak bir çok eleştirmen Bob Dylan' ın 20' li ve 30' lu yaşlarda ürettiğini ve bütün yaratıcılığını o dönemle sınırlandırdığını söylemektedir.

1963' te piyasaya çıkan "The Freewheelin' Bob Dylan" albümündeki "Blowin' In The Wind", herkesin beğenisini kazanmıştır.

Dylan' ın 22 yaşında yazdığı bu şiiri ilk okuduğumda, aklıma zaman geldi. Gençlikten geleceğe uzanan bir zaman çizgisinden bahsettiğini düşündüm. Genç bir ruhun öğrenmesi ve yaşlanması için ne kadar zaman gerekir diye sorduğunu hissettim. "Kaç yıl geçmeli bir dağın oluşabilmesi için." diyor Dylan şiirinde.

Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var
Ona erkek demeniz için
Evet, ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin
Kumlarda uyumadan önce
Evet, ve top gülleleri kaç kez atılmalı
Sonsuza dek yasaklanmalarından önce
Cevap, dostum, rüzgarla esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor
Bir adam kaç kez yukarı bakmalı
Gökyüzünü görebilmesi için
Evet, ve bir adamın kaç kulağı olmalı
İnsanların ağladığını duyabilmesi için
Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için
Ne kadar çok insanın öldüğünü?
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor
Kaç yıl geçmeli bir dağın varolabilmesi için
Suyla yıkılmaması için
Evet ve kaç yıl geçmeli bazı insanların yaşayabilmesi için
Özgür olmaları için izin verilmeden önce
Evet ve bir adam kaç kere çevirebilir başını
Sadece görmemek için
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor





İlk albümünden sonra 1965 yılında İngiltere turnesine çıkan Bob Dylan, en ünlü şarkılarından birini 1973 diğerini ise 1975 yılında yazmıştır. “Knockin’ on Heaven’s Door” ve “One More Cup Of Coffee”.  Ben de kendisini bu şarkılarla tanımıştım üniversite yıllarımda. Knockin’ on Heaven’s Door, Eric Clapton ve Guns'n Roses versiyonlarıyla da en çok dinlediklerimizdendi.

Bir teslimiyet var bu şiirde.

Cennetin kapısını çalıyorum
Anne bu rozeti benden al
Onu artık daha fazla kullanamam
Görmek için çok karanlık olmaya başlıyor
Sanki cennetin kapsını çalıyormuşum gibi hissediyorum

Cennetin kapısını çalıyorum
Anne silahlarımı yere koy
Artık onlarla ateş edemem
Şu soğuk kara bulut aşağı doğru iniyor

Sanki cennetin kapsını çalıyormuşum gibi hissediyorum
Cennetin kapısını çalıyorum
Cennetin kapısını çalıyorum

Bob Dylan' a yapılan en büyük eleştiri ise. şiirlerindeki ve söylemlerindeki farklılıklar. Ama bunu yanlış anlamamak gerekir. Yazdıklarının tam tersini yazdığı ya da söylediğinden bahsedilmiyor. Yazdıklarının ve söylemlerinin çok faklı konular içermesinden bahsediliyor. Kimisi buna çeşitlilik bile diyebilir.  Bir yanda savaştan bahsederken bir yanda aşktan, bir yanda seksten bahsederken bir yanda tanrıdan bir yanda ise başka bir şeyde bahsediyor Bob Dylan. Bu benim için eleştirilecek bir şey değil. Din adamı değil ki hep tanrıdan bahsetsin. Sürekli aşık değil ki hep aşktan bahsetsin.

1963 yılında çıkan albümündeki bu şarkı sözleri de en çok beğendiklerimden.

A Hard Rain's A-Gonna Fall

Nerelerdeydin benim mavi gözlü oğlum?
nerelerdeydin sevgili yavrucuğum?
oniki sisli dağın yamacında tökezledim
altı eğimli otoyolda yürüdüm ve emekledim
yedi kederli ormanın ortasında adımladım
bir düzine ölü okyanusun tam karşısındaydım
on bin mil ötede bir mezarlığın girişindeydim
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Ne gördün benim mavi gözlü oğlum?
ne gördün sevgili yavrucuğum?
vahşi kurtların çevresini sardığı yeni doğmuş bir bebek gördüm
hiç kimsenin olmadığı elmastan bir otoyol gördüm
kanın hala damladığı siyah bir dal gördüm
çekiçlerinden kan akan bir oda dolusu adam gördüm
her tarafı suyla kaplı beyaz bir merdiven gördüm
sesleri kesilmiş binlerce konuşmacı gördüm
ufacık çocukların ellerindeki silahları ve keskin kılıçları gördüm
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Peki ne duydun benim mavi gözlü oğlum?
peki ne duydun sevgili yavrucuğum?
fırtınanın uğultusunu duydum, gürleyerek uyaran
bütün dünyayı içine çekebilecek dalganın gürültüsünü duydum
elleri alevler içinde yüzlerce trampetçiyi duydum
kimsenin dinlemediği onbinlerce fısıltı duydum
duydum açlıktan kıvranan bir adamı, binlerce insanın gülüşünü duydum
lağımda ölmüş bir ozanın şarkısını duydum
daracık bir yolda ağlayan bir palyaçonun sesini duydum
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Kiminle tanıştın benim mavi gözlü oğlum?
kiminle tanıştın sevgili yavrucuğum?
ölü bir midillinin yanındaki ufak bir çocukla karşılaştım
siyah bir köpekle yürüyen beyaz bir adamla karşılaştım
vücudu yanmakta olan genç bir kadınla karşılaştım
genç bir kızla karşılaştım, bana bir gökkuşağı verdi.
aşkın yaraladığı bir adamla karşılaştım
nefretle yaralanmış bir başka adamla karşılaştım
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Peki şimdi ne yapacaksın benim mavi gözlü oğlum?
peki şimdi ne yapacaksın sevgili yavrucuğum?
yağmur inmeye başlamadan geri gideceğim
sık kara ormanın derinliklerine doğru yürüyeceğim
insanların çok ve ellerinin boş olduğu
zehir hapları atılmış suların aktığı
vadideki evin, nemli pis bir hapishaneyle biraraya geldiği
cellatların yüzlerinin her zaman iyi gizlendiği
siyahın renk, hiçin sayı olduğu...
ve anlatacağım, ve düşüneceğim, ve konuşacağım, ve soluyacağım onu
bütün ruhların görebilmesi için dağdan yansıtacağım onu
sonra batmaya başlayana kadar okyanusta duracağım
ama söylemeye başlamadan önce şarkımı iyi bileceğim
ve çok şiddetli, çok şiddetli, çok şiddetli,
çok şiddetli bir yağmur yağacak...

Bob Dylan' a verilen bu ödül aslında Akademi' yi daha da zor durumda bırakacak gibi görünüyor. Çünkü ben hemen soruyorum, niye başka bir şarkı yazarı, ya da söz yazarı değil de Bob Dylan. Üstelik bir çok eleştirmene göre gençlik yıllarında söz yazmış sonra da durulmuş biri. Yani geçmişe verilmiş bir ödül. John Lennon' a da ödül verilebilir o zaman. Ya da Jim Morrison' a. Ya da yaşayan efsane Joan Baez'e. Ya da Jonis Joplin' e.
Kısacası Akademi' nin Bob Dylan'a verdiği nobelin açıklaması beni tam tatmin etmedi. Ödülün Bob Dylan' verilmesine karşı olduğumdan değil, yapılan açılamanın aklımdaki yeni bir soru oluşturmasından. NEDEN? 

4 Mart 2017 Cumartesi

Az mıyım? Çok muyum? Var mıyım? Yok muyum?

Kanada' da 1992 yılında Leonard Cohen ile yapılan bir röportaj'da Cohen'e kim olduğu sorulur?
Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Cohen;

"Ben bir romancı değilim. Bir şair değilim. Sonunda insan başka bir şey yapmayacağını anlıyor. Sosyal bir harekete liderlik yapmayacaksınız. Neslinizin aydın yüzü olmayacaksınız. Olabileceğinizi düşündüğünüz birçok şeyi olmayacaksınız. Günün güzel zamanlarında masanın önünde oturan ve kötü zamanlarında halının üzerinde yuvarlanan kişi olacaksınız. Yaptığınız bu. Popüler pazar için şarkılar yazıyorsunuz...Belki bir süreliğine kalıcı olacak bir rüyanız var." der.

Bu satırları yazarken radyoda çalan bir şarkı, o sözleri buraya yazamama neden olur.
"Az mıyım çok muyum var mıyım yok muyum ben kimim. Masal mıyım gerçek miyim kaç mıyım göç müyüm hiç miyim suç muyum ben kimim" 
Candan Erçetin devam eder,
"Geçimsizim bu günlerde
Kimsesizim bu yerlerde
Değersizim bu ellerde
Çaresizim doğduğum yerde
Gölgesizim her gün her yerde."

Son söz kulağımda tekrar yankılanır. "Çaresizim doğduğum yerde". Halbuki biz insanlar en çok doğduğumuz yerde ölmek isteriz. Kendimizi doğduğumuz yere ait hissederiz. Orada güvenliyizdir.

Şarkı biter, soru zihnimde dolaşmaya devam eder. "Ben kimim?"

Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Acaba bu kadar mı kendimi tanımıyorum? Sen Ankara'da yaşayan, İzmir'de doğmuş bir adamsın diyorum kendime. Eeeee. Sonrasında. İşte öyle yaşayıp gidiyorsun diyorum içimden. Başka bir şeyde gelmiyor kendimi tanımlayan.

Sonra Mevlana' nın Ben Kimim şiirini okuyorum.

Toz zerreleriyim ben
 gün ışığında.

 Güneşim 
 yusyuvarlak.

 Toz zerrelerine derim, 
“Kal.”

Güneşe derim, “Hareket et, 
 durmadan.”

Sabah sisiyim ve akşamın
 nefesiyim.

 Bir kavaklığın tepesinde rüzgâr
 ve sarp bir kayalığın üstüne çarpıp kırılan dalgalar.

 Orta direk, dümen, dümenci, 
 ve tekne omurgası,

mercan kayalığıyım aynı zamanda da 
 onların saplanıp kaldıkları.

Bir ağacım ben talimli bir papağanla dallarında.
 Sükut, düşünce, ve seda.

 Bir neyin içinden gelen ahenkli hava,
 bir taştan sıçrayan kıvılcım, bir titreme metalde.

 Hem mum,
 hem de onun etrafındaki deli pervane.

 Gül, 
 ve bülbül kaybolan güzel kokunun içinde.

 Varoluşun bütün sınıflarıyım, ve dönen samanyolu,
 evrimsel akıl.

 Kalkan ve inen.
 Olan ve olmayan.

 Sen
 Celâlettin’i bilen,

 sen 
 hepsinin içinde bir tane,

 söyle 
 ben kimim.

 Söyle
 BEN SENİM.

 (Çeviren: Vehbi Taşar, 31 Aralık, Sayfa 407, “A Year With Rumi, Daily Readings” Coleman Barks 
 with John Moyne, Nevit Ergan, A.J. Arberry, Reynold Nicolson, and others,
 HarperSan Francisco, 2006) (http://arsiv.mevsimsiz.net/y-6794/SOYLE_BEN_KiMiM._Mevlana)

Bütün bunların ötesinde insan kendisini tanımlamakta zorlanıyor diye düşünüyorum. Herkes hakkında konuşur da insan kendi hakkında konuşmaz bir türlü. Kendisini herkese anlatır da kendisine anlatmaz hiç.

Eski Yunan' da Delphi Tapınağı' nın girişinde "Know Theself" (Kendini Bil) yazdığı söylenmektedir. Socrattes' ın sözüdür. Platon seni sen yapan şey ruhdur demiş. Descartes ise bilinçdir demiş. Bunu daha da irdelersek birçok eski filozof ve son dönemin ünlü düşünürlerden birçok güzel söz okursunuz bu konuda.
Ama hiçbir size yardım etmez sadece onların ne dediğini öğrenirsiniz. Ama bu sözlerin hiç birinde "Ben kimim?" sorusunun yanıtını bulamazsınız. Çünkü o surunun yanıtı dışta değil içtedir.

Uzun yıllardır kendime sorduğum bu sorunun yanıtı nihayet bu satırları yazarken kulağıma fısıltı şeklinde geldi.


25 Şubat 2017 Cumartesi

Seninle bir dakika

Geçen Cuma günü işten erken çıkmıştım. Eve gelip üstümü değiştim ve bisikletimi arabaya yükledim. Bazı günler işten erken çıkar Eymir' de iki tur atar ve sonrasında da hemen eve dönerdim.
Bu sefer öyle olmadı. İkinci turu bitirmiştim ki, gölün kenarında bir grubun gitar çalmakta ve şarkı söylemekte olduğunu gördüm  İzin alıp, yanlarına oturdum. Saatlerce onları dinledim, şarkılarına eşlik ettim. Epeyce geç bir saate kadar kaldık. Gitme zamanı geldiğinde, herkes arabalarına binip, yola koyuldu. Ben ise bisikletime atlayıp, TRT kapısına doğru sürmeye başladım. Hiç bu saate kadar burada kalmamıştım. Yolda kimse olmadığı gibi bisikletimin ışığı yolu aydınlatamayacak kadar zayıftı. Her yer kapkaranlık ve ürkütücüydü. Gündüz güle oynaya sürdüğüm bu yollar korku filmini andırıyordu. Hızlıca pedallere basıp bir an önce arabaya ulaşmak istiyordum. Yokuş aşağı inerken bile pedalleri çeviriyor, olabildiğince hızlı gitmeye çalışıyordum. O kadar karanlıktı ki biri önüme çıksa kesin görmez çarpardım. Niye bu saate kadar kalmıştım ki. Üstelik hava iyice soğumuş burnum da akmaya başlamıştı.
Arada bir çukurlara giriyor ama buna rağmen hızımı kesmiyordum. Yolu hayal meyal görmeme rağmen daha hızlı gitmek için pedallere olanca gücümle basıyordum. Bu karanlık ve ıssızlık beni ürkütüyordu. Yokuş aşağı bir yola geldiğimde iyice hızlanmıştım. Bu arada iyi bağlamadığım kaskım kafamdan uçup gitti. Yere düşüşünün ve yuvarlanışın sesini duydum. Halen daha yolun üstünde olmalıydı. Çokta pahalıya almıştım.  O yüzden bırakıp gidemezdim. Frene sıkıca bastım. Tekerleklerden gelen sert bir sesle direksiyon iki yana sallanıp bisikletin arkası sola kayarak durdum. Bisikleti yere bırakıp, cebimdeki küçük feneri çıkararak yolda kaskımı aramaya başladım. Ne kadar geride kalmıştı acaba bir türlü bulamıyordum. Aceleyle ve telaşla arıyordum. Aklım hemen bisiklete atlayıp buradan kurtulmaktaydı. Yolun kenarında bir beyazlık hissettim, kaskım olabileceğini düşünerek feneri o tarafa çevirdim. Birden ürpererek iki adım geri attım. Yerde yaralı beyaz bir köpek yatıyordu. Arka kalçası kanlar içerisindeydi. Geriye doğru koşup bisiklete binip hemen kaçmayı düşündüm. Acaba bu halde koşabilir mi diye içimden geçirdim? Gündüz bisiklet sürerken defalarca yanlarından geçtiğim köpeklerden biri olmalıydı. O zaman hiç korkmadan önlerinden geçtiğim bu köpek, gecenin bu saatinde son derece korkutucu gelmişti bana. Aklımdan bin bir tane kaçış fikri geçmesine rağmen temkinli hareket etmeye karar verdim. Yavaşça geri geri adım attım. Biraz daha uzaklaşınca bisiklete doğru yürüyecek ve hemen kaçıp gidecektim.
Aniden bir ses işittim.
"Korkma."
Bu bir insandan olamayacak derecede kalın ama açık bir havada olamayacak kadar tok bir sesti. Hemen dönüp arkama baktım. Etrafımda hiç kimse yoktu. Tekrar aynı sesi duydum.
"Korkma. Biraz canım acıyor. Kalçam çok ağrıyor. Ama birazdan geçer." diye aynı tok sesi duydum.
Artık bundan sonra bir saniye daha burada kalamazdım.
Bisikleti bıraktığım yöne doğru hızlıca koştum. Ne kadar da geri gelmişim. Bisiklete bir türlü ulaşamıyordum. Ayağım sert bir metale çarptı, tökezleyerek yere düştüm. Hızlıca kalkıp çarptığım bisikleti yerden kaldırdım ve üzerine atladığım gibi pedallere bastım. Ne kadar gittiğimi bilmiyorum ama arabaya geldiğimde, bisikleti yarım yamalak arkaya tutturup, gaza bastım. 
Eve gidinceye kadar halen daha her yer gözüme karanlık geliyordu.

Sabah kötü bir kabusla uyanmış gibi yorgun ve bitkin halde yataktaydım. Daha gün yeni ağarıyordu. Yataktan çıkmakta acele etmedim. Biraz daha sağa sola dönüp uyumayı denedim. Ancak dün gece gördüğüm rüyanın halen daha etkisindeki zihnim uyamama izin vermedi. Kalkıp duşa girdim. Salonu havalandırmak için pencereyi açtığımda gözüm aşağıda duran arabama takıldı. Bisikletim  arabanın arkasında duruyordu. Panik halde saçlarım ıslak vaziyette aşağıya inip bisikleti eve çıkardım. Tüm gece arabanın arkasında öylece durmuştu. Halbuki başka bir gün, gündüz vakti böyle bıraksam bir saatte uçar giderdi.
Kafamda bir sürü düşüne hızla  dolaşıyordu. Hızlıca aşağıya inip, bagajda ve ön koltukta kaskımı aradım ama bulamadım. Kurulu oyuncak gibi hareket ediyordum. Arabaya binip, sabahın köründe Eymir' e gittim. Aklımda sürekli aynı düşünce vardı; dün geceki yaşadıklarım gerçek miydi yoksa rüya mıydı? Tabiki rüyaydı. Her zamanki gibi dün yine Eymir'e gitmiş, sonra erkenden eve dönmüştüm. Demek ki çok yorulmuşum ki hemen uyuya kalmıştım. Aklımdan sürekli bu düşünceleri geçiriyordum. Eymir'e vardığımda bisiklete atlayıp gölün çevresinde sürmeye başladım. Dün gece rüyamda karanlıkta panik halde sürdüğüm yollardan şimdi sakince geçiyordum. Yolun kenarında durup, geceki rüyamdaki ayrıntıları hatırlamaya çalıştım. Evet kesinlikle bir rüyaydı. Kaskı düşürdüğümü sandığım bölgeye geldiğimde bisikletten inip yürümeye başladım. Ortalıkta kask mask yoktu. Biraz daha yolda yürüdükten sonra, kendi kendime "Hayır o bir rüyaydı. Köpekler asla konuşamaz. Amma manyaksın. Bir de rüya mı gerçek mi diye soruyorsun kendine." diyerek, dünkü rüyamla tekrar yüzleşmeye çalıştım. Aramayı bırakıp, geriye doğru dönerken aniden yoldaki kanları gördüm. Kanları takip ettiğimde yol kenarındaki çimenlerin oraya kadar gidiyordu. Çimenlerin üzerinde beyaz kıllar vardı. "Saçmalama oğlum o bir rüyaydı. diyerek başımı kaldırdım. Çimenlerin biraz ilerisinde durmakta olan kaskımı gördüm

19 Şubat 2017 Pazar

Sezgin Kaymaz

Sezgin Kaymaz' la yapılan Kitap Ağacı Ankara toplantılarından birinde, bir soru gelir,

"Kitaplarınızdan filmi çekilen oldu mu?"

"Bu yönde çalışmalar oldu ama sonuçlanmadı."

Konu kitapların senaryolaştırılmasına gelir.

"Bazı kitapların senaryoları kitabı yansıtmıyor, kitabı okuduğunuzda filminden çok farklı geliyor ya da tam tersi okuduğunuz bir kitabın filmini izlediğinizde alakasız bir film izlemiş gibi oluyorsunuz. Sizin kitaplarınız da senaryosunda çok farklı çok değişik şeyler olursa tepkiniz ne olur." sorusuna;

Sezgin Kaymaz,

"Valla bunu çok düşünmedim. İşin aslı ben kitabımı yazar bırakırım. Bir daha geriye dönüp bakmam. Benim kitabım bellidir, ordadır, onu nasıl film yaptıklarıyla da pek ilgilenmem herhalde." der.

Sezgin Kaymaz'ın bu sözünden çıkarak, Bakele kitabından küçük bir alıntıyı buraya koyabilirim diye düşündüm.

....
Sonunda geldi çattı veli toplantısı. Çok dolu gitti annem:"Seni öğretmenine şikayet edeyim de gör."

O toplantıdan döndüğünde biz arkadaşlarla sokakta oynuyorduk. Koştum hemen.

"Ne dedi öğretmen? Ettin mi şikayet?"

"Etmedim." dedi. Durulmuştu.

"Yek yee..." diye düşünüyordum ben. "Şikayet etti de öğretmen bi azarladı, korktu tabii."

Sahiden şikayet etmemiş halbuki. "Anam..." dedi o akşam oturmaya gelen Avniye' nin annesine. "Kadıncağızın ahı gitmiş vahı kalmış. Elleri titriyor, bizim oğlan da o titrek titrek yazdığı için bütün çizgilerini titretir oldu, doğrusu o sanıyor, laf geçiremiyorum. Görsen acırsın kadına, kalemini yedi sekiz sefer düşürdü, gözleri de seçemiyor, biz kalktık verdik. Nasıl düz çizgi çizsin yazık? Ay dili de fena... Çizgiye cızgı diyor, patatese battis diyor, gazoza kazuz...Kırıp incitmeden ikaz edeyim dedim, "Çok pardon!" dedi gözleri dolu dolu, ben de bilemedim ne yapacağımı, Müdüre söylesem de şube değiştirmeye kalksam sebep soracak adam, kadına ayıpolacak. Bir tarafta o, bir tarafta çocuğun istikbali. Şaşarıdım kaldım."

İki sene daha okuttu bizim sınıfı Vildan Öğretmen. Sonra emekliye ayrıldı, gitti. Dördüncü sınıfta yerine gelen Reyha Öğretmen durumun vahametini görüp dersleri birinci sınıf seviyesinden başlattıysa da beşin sonuna kadar düz cızgı cızdıramadı hiç birimize.. "Bari cızgı demeyin." diye hem yalvardı, hem sıra dayağından geçirdi.

Başkaları ne der, nasıl düşünür bilmem. Bana göre özrü kabahatlerinden büyük insanların başında ilkokul öğretmenleri gelir. Ben böyle düşünürüm. Şu yaşıma geldim, her düz çizgi bana bir sanat eseri gibi görünür. "Ordaki-Burdaki" diyemem; "Ordaakı" derim. "Burdaakı" derim, "Kül taplası" derim.

Çizgiye de hala cızgı derim.

Bakele/Sezgin Kaymaz


Tabii bu öyküyü okuduktan sonra hemen ben de başımdan geçen olayları anımsamaya başladım. Çünkü benim de orta okuldaki matematik öğretmenim çizgi ye cızgı derdi. Beni tahtaya kaldırdığında, "Oğlum sorunun altına bir cızgı cız. Cız cız cız... daha uzun cız. Tahtanın bir tarafından diğer tarafına cızıkle."
Ben de boydan boya çizerdim.
Hatta doğrusu bildiğim halde bazen onu taklit eder konuşmalarımda "buraya bir cızgı cızelim" derdim.
O değil de beni asıl üzen olay ise ilkokul öğretmenimdi.
Nedense ilkokul öğretmenlerini hiç sevmem o yüzden. Bir çocuğun (ki ben onlara bebeklik döneminden çocukluk dönemine geçen geç bebeklik dönemindekiler diyorum. Çünkü onlar halen daha bebektirler, hala daha gözleri oyundadır. Her şeyi oyun oynayarak yapmak isterler. Evde anneleriyle okulda öğretmenleri arasında kalmış körpecik geç bebeklerdir onlar.) en önemli döneminde karşılaştığı en önemli insandır ilkokul öğretmenleri. Bir insanın hayatında bundan daha önemli bir sosyal değişiklik yoktur. Eğer ilkokul öğretmeniniz benim ilkokul öğretmenin gibiyse tam anlamıyla fiyaskodur. Sabırsız, inatçı, sevgisiz ilkokul öğretmenlerinin elinde kalan bu bebeciklere hep çok acımışımdır.
O yüzden ilkokul öğretmenlerinin Hacettepe'deki profesörlerden daha profesör olması gerektiğini düşünmüşümdür.
Her şeye rağmen ilkokul öğretmenimin, yine de, bende emeği vardır diyerekten uzatmıyorum lafı.

11 Şubat 2017 Cumartesi

Senin için benden vazgeçerim..

Gülyüzlüm....Gülsün yüzün...

Ankara'ya 88 yılında geldim. O zamanlar liseyi yeni bitirmiş üniversiteyi kazanmıştım.
İlk kez İzmir dışında bir yere gelmiştim.
Benim için Türkiye sadece İzmir'den ibaretti.

Liseyi ilk bitiren erkekler ne yapar,
Ya bıyık ya sakal bırakırlar..


Herhalde benimde bıyıklarım vardı. Tam hatırlamıyorum. Sonra da hiç bırakmadım. Her sabah traş oldum. Şimdileri cumartesi pazarları da traş oluyorum.

Ben seni kaç kere sevdiğimi unuttum..

Lise yıllarımda -İzmirdeyken- troleybüslere binerdim. Ankarada yoktu. Her yokuştan sonra karşıda denizi görürdüm. O da yoktu. Ortaokul zamanımda Fahrettin Altay-Üçkuyular ve Üçkuyular-Montrö hattında çalışan uzun taksi dolmuşlar vardı. Öne üç kişi otururduk. Onlar Mithatpaşa Caddesinden giderdi. İnönü caddesinde büyük dolmuşlar vardı. Mithatpaşa caddesinde en çok Vali Konağı, Köşk, Güzelyalı, Göztepe ve Sinema durağını severdim. Ankara'da onlardan da yoktu. İzmirde dolmuşa şortla binerdik. Ankarada.....

Susuz Dede boş bir tepeydi. Uçurtma uçururduk. Ankara'da Susuz Dede yoktu.

Konaktan Üçkuyulara yürürdüm. Üşenmez bir de geri giderdim. Ankara'da Konak yoktu...

O zamanlar Fuar'ın 5 kapısı vardı. Şimdi kaç tane bilmiyorum. Ankara'da Fuar yoktu.

Kordon'da yürürdüm. 15 yaşındaydım. Rüzgar, dalgalardan küçük damlacıkları havaya kaldırır yüzüme vururdu. Ankara'da dalga yoktu.

Ben yağmuru gözlerinde, günahı bedeninde tanıyıpta sevmişim. Şarabı dudağından içip öyle sevmişim...Gülyüzlüm...

İzmir'de hep güneş vardı. Meltem vardı. Ankara güneşte yoktu meltemde..

Sen bu kalbin bir tanesisin.Gülyüzlüm.



Bazıları şarkı sözü bazıları içimin sözü...Ama Ankara'da sen vardın gülyüzlüm...

Senden gelirse.

Senden gelirse

Bir alışkanlığım var.
Güzel olan her şeyi severim.
Hele o güzellik senden gelirse.
Öyle bir severim ki,
Duymayan yürek kalmaz.

Demli Şiir / Demli Hayat Şiir


10 Şubat 2017 Cuma

İhtiyaçlar Kitabı (İhtiyaçlar Değişir)


Büyük bir iç sıkıntısıyla uykusundan uyandı. Atletle yattığı halde sırılsıklam ter içindeydi. Yatağında doğruldu ve atletini çıkardı. Nefesi hızlıydı. Karnı bir iniyor bir çıkıyordu. Gördüğü rüyayı hatırlamaya çalıştı ama hatırlayamadı.
Dünkü yaşadığı olayların sıkıntısını hala üzerinden atamamıştı.
Hemen komidinin üzerindeki kitabına uzandı.
Kitabın beyaz bir kabı vardı. Siyah büyük harflerle adı yazılıydı. "İHTİYAÇLAR KİTABI". Başlığın altında küçük harflerle "İhtiyaçlar değişir." yazılıydı.
Kitabın kırkıncı sayfasını açtı. Her ihtiyaç duyduğunda, kırkıncı sayfayı okurdu.
"Bir şey yok. Hayata devam..."
Kitabı kapattı ve yerine koydu.
Odadan çıktı.
Bir daha ihtiyaç duyduğunda yine kitabın kırkıncı sayfasına bakacaktı. Daha önce binlerce kez bakmıştı ve her baktığında kırkıncı sayfada başka bir şey yazıyordu.

Yanağınla dokun olur mu?

Yanağınla dokun olur mu?

Bir şey gelirse aklına,
dökülsün tel tel dudaklarından,
unutur gidersin,
bekleme söyle bana.
Bir daha diz dize duramazsak
dokun şimdiden yanaklarıma,
ama yanağınla dokun olur mu?
Belki bir gelmezsin yanıma.

Demli Şiir / Demli Hayat Şiir

5 Şubat 2017 Pazar

Bilen ve bilmeyen - Çin Atasözü

Bir Çin Atasözü der ki;


Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen bir aptaldır. Ondan sakının.
Bilmeyen ve bilmediğini bilen bir öğrencidir. Ona öğretin.
Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır. Onu uyandırın.
Bilen ve bildiğini bilen akıllıdır. Onu izleyin.

29 Ocak 2017 Pazar

Bu hayatta, kanıyor muyuz? Bilmiyor muyuz?



Sahiden bunları yapabilmek mümkün müydü? Yoksa bir hayal dünyası mıydı.? Yoksa her şey bir rastlantıdan mı ibaretti?
Ya da dedikleri gibi bitmiş yaşanmış bir hayatı yeniden mi yaşıyorduk. Olacaklar önceden belirlenmiş miydi? Biz sadece sabah oynanmış bir maçın tekrarını akşam televizyonda izler gibi mi yaşıyorduk hayatımızı? Bu yazdıklarımı aslında çok önce mi yazmıştım?
Ya da milyonlarca tercih hakkımdan birini kullanmış bunları yazarken ben, başka bir ben diğer tercihini mi yaşıyordu? Ne kadara bölünmüştü yol. Kaç milyar taneydi? Ya da her biri başka bir birey miydi benden kopup giden. Benden bir şey kopup gitmesin diye yol ağzında tercih yapmamalı mıydım?
Peki her şey benim tercihimse al şimdi değiştirdim dediğimde niye değişmiyordu hiçbir şey. Kontrat mı istiyordu benden hayat. İmza mı atmalıydım alnıma?
Derin bir nefes aldığımda dünyadaki bütün havayı niye çekemiyordum? Niye duruyordu nefes? Niye sınırlanmıştı her şey.
Ya diğer insanlar. Eğer onlar benim tercihimse elimi şaklattığımdan niye “puff” diye yok olmuyorlardı? Ya da sen git dediğimde o niye halen daha orada duruyordu. Üstelik daha da burnumun dibinde bitiyordu.
Peki her şey için zaman gerekliyse, bazı şeyleri zamana bırakmam gerekiyorsa, peki o şeyler niye aniden oluyordu? Pat diye.
Bazıları günlerce hayalini kurarken dünya nasıl oluyordu da bazılarının ayakları altında oluyordu? Onlar daha mı hayalciydi?
Ya kuantuma ne demeli? Yoksa o da mı kandırıyordu bizi?

Yoksa bu hayatta, kanıyor muyduk? Bilmiyor muyduk?

28 Ocak 2017 Cumartesi

Veda Busesi - Buruk bir hikaye

Veda Busesi, Şair Orhan Seyfi Orhon' un kızı için yazdığı Yusuf Nalkesen' in bestelediği şiirdir. Bu şiir sözleri itibarıyla iki aşığın birbirine yazığı şiir olarak algılanmıştır hep. Hatta aynı isimle çekilen Yeşilçam filminde bile iki aşık arasında geçen hikaye anlatılmıştır. Yotube'da bu şarkı altına yorum yapanlar hep aşıkların birbirlerine söylediği sözler olarak algılayıp, kendi aşklarına ithaf etmişlerdir bu şarkıyı.
Hatta en ünlü yorumcular sözlerini bile yanlış söylemekten çekinmemişlerdir bu şarkının. (Bkz. Tarkan) Tabii her zaman olduğu gibi en  doğrusunu şiirin gerçek sözlerinin hakkını vererek Zeki Müren söylemiştir.

Veda Busesi, Zeki Müren' den sonra, Nesrin Sipahi, Melahat Gülses, Bülent Ersoy, Muazzez Ersoy, Hüner Coşkuner, Tarkan, Zara, Pamela, Zakkum, Hakan Peker, İzel, Ebru Gündeş ve daha birçok sanatçı tarafından söylenmiştir.




Şiirin/şarkını hikayesine gelince;


Ölümünden hemen önce kızı, babasından "gidişine ağlamaması" konusunda söz istemiş, babasıda bu sözü hemen verir. Ama baba kalbi, o anda verdiği sözü tutamaz ve kızı ile arasında geçen o son anları şiire dökmekten kendini alamaz.


VEDA

Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

Hani ey gözlerim bu son vedada,
Yolunu kaybeden yolcunun dağda
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın

Gelse de en acı sözler dilime
Uçacak sanırdım birkaç kelime...
Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?


Tabii böyle acıklı bir hikayeyi öğrenince eksik kısımları küçük bir hikayeyle tamamlamak istedim.

Babası odanın kapısını açarken biraz duraksadı. Sessizce kapının kolunu aşağıya indirdi. Bugün daha iyi olması için dua etti. İnşallah hali vakti yerinde olur yüzü güler diye iç çekti. Tüm gün boyunca doyasıya ona sarılmayı düşünüyordu. O yüzden bütün işlerini iptal etmiş, akşama kadar onun yanında oturmayı planlamıştı. Eğer her şey istediği gibi olursa belki birlikte bahçeye çıkıp, o en sevdiği ağacın altında bile oturabilirlerdi. Bunun için sabahın erken saatlerinde bakıcısıyla birlikte masa ve sandalyeleri ağacın altına taşımışlardı bile. İçeriye girdiğinde odanın kalın perdesi boydan boya kapalı haldeydi. Karanlıktan hiçbir şey tam olarak seçilemiyordu. Uyuyup uyumadığını anlamak için biraz gözünün alışmasını bekledi ve usulca yatağın üstüne eğildi. Sanki tüm gece boyunca uyku girmemiş yan kıvrımlarından gözyaşı dökülmüş, kısık iki gözle karşılaştı. Altın sarısı uzun saçları, yastığın üstüne çıkmıştı. Eliyle kıyafetinin boyun kısmını elledi. Sırılsıklamdı. Kızı perişan halde gözüküyordu. Gözleri hemen yaşaran baba, kızının bu halini görmesini istemeyerek usulca eğildi ve dudaklarını alnına koydu. Öpmedi. Çünkü öpmek çok kısa bir andı. O bu anın hiç bitmesini istemiyordu. Dudakları kızının alnında öylece bekledi. Derin derin nefeslerle kokusunu içine çekti.
Bu aralar hep aklına gelen anıları tekrar gözlerinin önünde canlandı. İlk kızını daha bebekken havaleden kaybetmişlerdi. Eşiyle birlikte bu üzüntüyü atlatamamışlar neredeyse yıllarca birbirleriyle konuşmamışlardı. Sanki her ikisi de bu ölümden kendilerini suçluyor, birbirlerine karşı suçluluk duyuyorlardı. Her konuştuklarında bu konu açıldığından dolayı acılarını büyütmemek için sessizce yaşayıp gidiyorlardı. Ta ki yeniden çok sahibi olmak istemelerine kadar.
Kız eliyle babasının kolunu tuttu. Ancak baba dudaklarını kızının alnından ayırmadı. Ama biraz daha öyle durursa gözyaşları kızının alnına düşecek ve ağladığı anlaşılacaktı. Başını kaldırmadan boştaki elinin parmaklarıyla gözyaşlarını sildi. Yatağın yanındaki sandalyeye otururken kızının elini alıp yanağına koydu. Elleri alev alev yanıyordu. Belli ki tüm gece kimseyi uyandırmadan ateşler içinde yatakta kıvranmıştı. O kadar bitkin düşmüştü ki gülümsemek isterken bile yanakları bu isteğine cevap veremiyordu.
Çok kısık bir sesle,
“Dün gece annemi rüyamda gördüm baba.” diyebildi.
Babası ses çıkarmadan bir iç çekti ve gözlerini yerden kaldırmadı. Kızı devam etti.
“İlk kez bu kadar çok güldüğünü gördüm. Gel sana sarılayım diyordu.”
Babasının iç ağlayışı hıçkırıklara dönüştü. Eşini bir yıl önce, kızı henüz yeni hastalandığında kaybetmişlerdi. Aniden ateşli bir hastalığa tutulmuş ancak tüm ısrarlara rağmen tedavi olmayı reddetmiş adete ölümü beklemişti.
Kızı güçlükle konuştu.
“Annemin öldüğü günü hatırlıyorum. Günlerce ağlamıştın. Şu son anlarımda senden bir şey istiyorum babacığım.” dedi
Babası n istersen iste yeter ki sana bir şey olmasın dere gibi başını salladı.
“Ben öldükten sonra ağlamayacaksın. Gözünden bir damla yaş bile düşmeyecek anlaştık mı? Bunu benim için yapabilir misin?” dedi.
Babası imkansızı isteyen kızına baktı, ağlamaklı halini bastırarak ve dudağına düşen göz yaşlarını dudağını içe kıvırarak saklamaya çalışarak hafifçe yine başını salladı. Cebinden çıkardığı mendille önce yüzündeki yaşları sonra da henüz yeni yeni gözyaşlarından boşalmaya devam eden yaşları sildi. Bak sana söz veriyorum asla ağlamayacağım der gibi kızının yüzüne baktı.
Kız çok zor nefes alıyordu. Adete solunumu durmak üzereydi. Birkaç saniye içinde de nefes alış verişleri kesildi. Başı yana düştü.
Baba hıçkırıklar içinde kızını kucağına aldı. Kızın cansız bedeni halen daha ateşler içerisindeydi. Buna rağmen kızı battaniyeye sardı. Dışarıda üşümesinden korkuyordu. Evin kapısını dirseğiyle açıp bahçeye çıktı. Kızını sandalyeye oturtup, üstünü sıkıca battaniyeyle örttü. Yanıbaşında yere çöktü. Başını kızını kucağına yatırdı ve hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
Başını kaldırıp kızının o güzel yüzüne bir kez daha baktı.
O zaman dillerinden bu sözler döküldü.

Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni

Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?




Keşke Tarkan bu güzel yorumunu sözlerini de doğru söyleyerek taçlandırsaymış.



26 Ocak 2017 Perşembe

Bir Garip Orhan Veli - Müşfik Kenter

1987 yılıydı. İzmir Atatürk Lisesi ikinci sınıftaydım. Bir akşam Atatürk Kültür Merkezi' ne götürmüşlerdi bizi. İlk kez o zaman gitmiştim tiyatroya. Müşfik Kenter' in "Bir Garip Orhan Veli" tiyatrosunu izlemiştim. Daha sonrasında da yine aynı yerde Suna Kan' ı dinlemiştik sınıfça.

Sonrasında harçlıklarımla aşağıdaki kaseti almıştım. Sonra da hemen şiir kitabını.




O kadar çok sevmiştim ki Orhan Veli' yi onu taklit eden şiirler yazmıştım o günlerde. Hatta Müşfik Kenter'i taklit eder tarzda kendi sesimden şiilerini kaydetmiştim kasete.

Genelde geçmiş günlerle ilgili cümle kurarken devrik cümle kurmayı seçtiğimi fark ettim. Ne de olsa geçmiş günler, devrik günler...

İstanbul'da Boğaziçi'nde
Bir garip Orhan Veli'yim
Veli'nin oğluyum
Tarifsiz kederler içindeyim

Urumeli Hisarı'na oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum

İstanbul'un mermer taşları
Başıma da konuyor martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edalım...
Senin yüzünden bu halim.

İstanbul'un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne

Sevdalım...
Boynuna vebalim

İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim
Bir garip Orhan Veli’yim


En çok sevdiğim şiiri ise;

Mektup alır, efkarlanırım;
Rakı içer, efkarlanırım;
Yola çıkar, efkarlanırım.
Ne olacak bunun sonu, bilmem.
"Kazım'ın" türküsünü söylerler,
Üsküdar'da;
Efkarlanırım.

Buyrun dinleyin şiirleri,


8 Ocak 2017 Pazar

Gerçeğin çölüne hoş geldin.



Neo: Bu gerçek değil mi?

Morpheus: "Gerçek" nedir? Gerçeği" nasıl tanımlarsın? Eğer, hissedebildiğin.....koklayıp, tadıp, görebildiğin şeylerden söz ediyorsan "gerçek", beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır. Bu, bildiğin dünya. 20. yüzyılın sonundaki dünya. Şu anda sadece beyin etkileşimli bir simülasyonun parçası. Buna Matrix diyoruz. Bir hayal dünyasında yaşıyordun. Bu, bugünkü haliyle gerçek dünya.
Gerçeğin çölüne hoş geldin."

1 Ocak 2017 Pazar

Bir yazar olarak para kazanamayacağımı anlamıştım.



Paul Zollo: Neden şiir ve romandan şarkı yazarlığına geçtiniz?
Leonard Cohen: Hiçbir zaman aralarında bir fark görmedim. Bir şair ve romancı olarak para kazanamayacağımı anlamıştım. Ancak ekonomik bir problemi çözmek için bir şarkı yazarı veya şarkıcı olmak, çılgınlığın doruk noktasıdır, özellikle de 30' lu yaşların başında. Bu nedenle, bunu niye yaptığımı bilmiyorum. Sadece akışa göre hareket ediyorum.
Tek bildiğim çok iyi bir roman olduğunu düşündüğüm Görkemli Kaybedenler' i yazdığım. Roman , çok önemli bir çalışma olarak görüldü, edebiyat eleştirmenleri tarafından beğenildi. Belki iyi, belki değil, km bilir. Ama ben yeterliydim. Gel gör ki faturalarımı ödeyemiyordum. Kitap sadece 2 bin kopya satmıştı. Yani başka  bir romana başlamak çılgınlık olurdu.
Paul Zollo Röportaj/Şubat 1992. Bir Leonard Cohen Kitabı

Buradaki "2 bin kopya kelimesi" çok ilgimi çekti. Kanada gibi bir yerde 2 bin kopya satması ilginç. Tabii daha o zamanlar Leonard Cohen adını bilen yok ama olsun.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...